Ağu
25
2012

Murakami’nin Büyük Terbiyesizliği

Daha evvel sıkı öykülerini okumuş olduğunuz bir yazarın “başyapıtı” olarak nitelenen 1256 sayfalık hacimli romanını, bunun en nihayetinde bir bestseller olduğunu ve umuma yönelik popüler bir ürünün edebiyat adına birçok şeyden vazgeçmeyi beraberinde getireceğini bile bile, bunu göze alarak, ama en azından sağlam kurulmuş, gerilimli-oyunlu bir macera romanı okuma isteğiyle fahiş bir fiyata satın alıyorsunuz – Allah affetsin. Kalın ve ciltli kitapları okumak fiziksel olarak zordur normalde ya hem güzelce dikişlenmiş formaların bir yarım daire hâline getirdiği sırtın rahat bir şekilde katlanabiliyor olması hem de okunaklı bir fontla dizilmiş metnin gayet çekici bir görünüme sahip oluşu kitabı baya cazip kılıyor sizin için. Şöyle bir ele geliyor kitap, ben bunu ne biçim okurum şimdi dedirtiyor. Japonca aslından çevrilmiş olması var ayrıca. Haruki Murakami’nin çoktan küresel dolaşıma –hem etken hem edilgen olarak– sokulduğunu ve bu yüzden pek de yerli bir yazar sayılamayacağını biliyorsunuz pekala, fakat Karatani’nin Japon edebiyatında modernleşme mevzusunu tartıştığı Derinliğin Keşfi kitabını daha yenilerde okuduğunuz için sizde iyi kötü bir alaka hasıl olmuş o taraflara ve kendinizi başlamaya fazlasıyla hazır hissediyorsunuz.

Orijinal bir kurguyla karşı karşıya olduğunuzu düşünüyorsunuz başlangıçta, hâliyle bu okumayı sürdürmek için yeterli bir sebep oluyor. Edebiyat meraklısı, iyi kötü yazıp çizen ama henüz herhangi bir şey yayımlamaya cesaret edememiş bir matematik öğretmeni olan Tengo’nun titiz ve hünerli bir dergi editörü Komatsu Bey ile birlikte 17 yaşındaki bir kızın yeni romancılar yarışmasına gönderdiği Pupa Hava adlı çalışmasıyla ilgili sinsi bir plan yapmalarıyla birlikte heyecanlanıyor, romanın en azından kurmacanın nasıl işlediğini, gerçeklikle ilişkisini, edebi metnin oluşumunu, yazarın rolünü vs. tartışan bir boyutu var zannediyorsunuz. Fukaeri adındaki kız da orijinal biri gibi görünüyor başta, duyguları alınmış gibi davranan, soru cümlesi kullanmadan soru soran ve müellifi olduğu fantastik metnin kurmaca olmadığını, oradaki her şeyi bizzat yaşadığını söyleyen kızın tepkilerinin ve tavırlarının iyi bir çeviriyle aktarıldığı izlenimi ediniyorsunuz  – mesela Fukaeri’nin bir şey sorulduğunda “evet” yerine “öyle” diyerek cevap vermesi. Biraz okuyunca çevirmenin büyük ihtimalle kelimeleri Japonca sözlük anlamından motamot aktarma telaşından böyle bir yol tuttuğunu, bu ve buna benzer başta orijinal görünen kelime kullanımlarının Fukaeri’ye özgü tercihler değil romanın tamamında görülen sıradan durumlar olduğu anlaşılıyor.

Bu aşamada çevirmene karşı bir öfke oluşuyor içinizde, ama sonra bu öfkeyi yazara yöneltmek gerektiği de görülüyor. Zira otomobil, ayakkabı, kıyafet, sigara markalarının havada uçuştuğu, cinselliğin yerli yersiz ve abartılı bir teşhircilik şeklinde kullanıldığı, kişilerin son derece sığ olan iç dünyalarının sanki derin trajediler yaşıyorlarmışcasına incelendiği ve tekrarlarla, bitmek tükenmek bilmez tekrarlarla sayfaların şişirildiği anlamsız, şekilsiz, üçüncü sınıf bir fantastik romandan başka bir şey değil 1Q84; ne kurgu bakımından ne hikâye yönünden ne de üslup vechesinden herhangi bir numarası olmayan, sadece ve sadece tüketilmeyi bekleyen bir metin. Ben imkânsız aşklar için yaratılmışım tadında bir hikâye söz konusu. İlkokulda birbirlerine âşık olan, bunu ilân edemeyen, sonra iletişimleri kopan, ancak hayatlarının ilerleyen bölümünde bir şekilde tesadüfen birbirleriyle karşılaşmayı bekleyen ve bu yüzden bir türlü kimseye bağlanamayan Aomame ile Tengo, romandaki diğer bütün tipler gibi müzik dinlemekten, yemek yemekten, seksten ve birbirinden anlamsız çocukluk hatıralarına flashback yapmaktan başka bir özellikleri olmayan sevimsiz ve hedonist insanlar. Saçmalık bu ya, bu ikisi tesadüfen karşılaşıyorlar da. Büyük klişe ve kesinlikle büyük terbiyesizlik.

Koca dayağı yiyen kadınlara sığınma evi açan feminist ablayla Aomame üzerinden yapılan hümanist muhabbetler ise işi çığırından çıkaran noktalardan. 68 olaylarında bastırılan ve üniversiteden atılan solcu bir grubun dağlık bir arazide kurduğu komünün daha sonra acayip bir tarikata dönüşmesi hikâyesinden de bütün ideolojilerin ve dinlerin insanlara acı çektirdiği şeklindeki bildik liberal muhabbetlere geçiliyor. Barış Müstecaplıoğlu’nun Şakirt adlı romanı geliyor akla bu tür hümanist şeylerden. Orada Gülen cemaatinden ayrılan eleman dinlerin, ideolojilerin, dünyayı ve varoluşu bir bütün hâlinde açıklama iddiası taşıyan meta anlatıların insanlığa tarihin her döneminde ızdırap çektiren boş inançlar olduğu gerçeğine ulaşıp hayatın anlamını bu gibi şeylerden ötürü acı çekenlere falan yardım etmekte buluyordu. Burada ise Aomame ile Madam karılarını döven adamları öldürüyorlar, bütün meseleleri bu. Madam adamları tespit ediyor; hukuk yavaş ve çarpık işlediğinden, adamlar çoğunlukla bir yolunu bulup cezadan yırttıklarından Aomame da onları buz kıracağına benzer bir iğneyle geride herhangi bir iz kalmayacak şekilde boyunlarından şişliyor. Bildiğiniz holywood süperkahramanlığı, liberal bir düzeneğin mümkün ve meşru yegane kurtarıcısı olan kötülüğe savaş açmış yalnız kovboy masalı. Bu, dinler ve ideolojiler insanlığa acıdan başka bir şey getirmedi zırvasının menşei de “Das Kapital’le ilgili hissettiklerim, Kuran’la ilgili hissiyatımla aynıdır; her iki kitap da dünyanın yarısına ateş ve kılıçtan başka bir şey götürmemiştir” diyen John Maynard Keynes’tir zaten.

Her neyse, bütün bu rezilliğin ardından, para için kalemini satma fiilini dolaysız bir şekilde tecrübe eden Haruki Murakami’ye bu büyük terbiyesizliğinden ötürü teessüf, bu kadar düşük bir kitaba “tüm zamanların gelmiş geçmiş en iyi romanlardan” muamelesi çeken Doğan Hızlan ve Elif Şafak gibi tiplere ne mal olduklarını bir kez daha gösterdikleri için teşekkür ediyor, bu uyarıları görmeyip kitaba para verenlere ya da gördüğü hâlde okuma gafletine düşeceklere ise cümleten geçmiş olsun diyorsunuz. En azından Leoš Janáček’i tanıdınız, “Sinfonietta”dan haberdar oldunuz, bu da bir şey.

Bu yazı daha evvel Yordam dergisinin Yaz 2012 tarihli 15.sayısında Habil Sağlam imzasıyla yayınlanmıştı.

Yorum bırak