Ağu
20
2011

Genç Öykünün Başlangıç Noktası | Necip Tosun

Kuşkusuz bir öykücünün ne anlatması, neyi anlatması gerektiğini en iyi kendisi bilir. Dolayısıyla bir yazar kendisini, duygularını en iyi ifade edecek bir temayı, konuyu en iyi biçimde metne yansıtmak ister. Bunu yaparken de her sanatçı, yaşadığı deneyleri karşılayıp onu sanat katına yükseltecek estetik, dil ve biçim arayışı içerisinde olur. Kendi yolunda ilerlemek, özgün ve yeni olmak pek çok yazarın ortak arzusudur. Çünkü yazar her durumda biçem ve içerikle kendi olmak, esere kendi anlayışını yansıtmak ister. Ancak bu kendi olma sürecinde bile birikimi bilme, öncüleri tanıma ve anlamlandırma yaşamsal bir gerekliliktir. Açıktır ki, edebiyata ne getirdiğimizi bilmek için öncelikle nelerin var olduğundan haberli olmamız gerekir.

Bu anlamda kendisi olmak isteyen genç öykücüye konu dikte etmek, yol göstermek, neyi anlatması gerektiğini belirtmek anlamlı değildir. Çünkü o zaten ancak kendi duygularını, görebildiklerini, keşfettiklerini yazabilecektir. İnanmadığı, ulaşamadığı, kendisinde karşılığı olmadığı duyguları, düşünceleri elbette kaleme getiremez. Yani her durumda zamanın ritmini, kendi algılarını, fıtratının yansımasını yazacaktır. Öykü tarihine baktığımızda da bu fotoğrafı net bir şekilde görmemiz mümkündür. Her öykücü farklı bir anlayış, farklı bir dil, farklı bir bakış açısı geliştirmiştir. Bu bağlamda büyük öykücüler arasında düşünce, duyarlık olarak bire bir örtüşmüşlük yoktur. Kimi büyük olayları, kimi küçük olayları, kimi bir enstantaneyi öyküleştirmiştir. Onları büyük yapan özgün sesleri, dil bilinçleri ve yeni, farklı bakış açılarına sahip olmalarıdır.

Genç öykücünün yapması gereken kendi olma peşinde gitmekle birlikte, büyük öncüleri tanımak, önemli durakları iyi analiz etmek ve kendi yolunu ona göre çizmektir. Onları kalıcı yapan temel özellikleri iyi belirlemek hayati bir önem taşır. Değilse, her eleştirmen, her öykücü elbette kendi öykü anlayışını genç öykücüye kabul ettirmek isteyecektir. Doğaldır bu. Ne var ki kendini iyi analiz etmiş öykücünün, tüm yönlendirmelerden yararlanmakla birlikte kendi yolunu daha sağlıklı çizeceği aşikârdır.

Tarihsel süreç içerisinde öykü, büyük yazarların kaleminden pek çok serüven yaşamıştır. Her biri farklı dünyaları, farklı biçimlerle yansıtmışlardır. Ama özgün bir ses olmayı başarmışlardır. Nikolay Gogol, Edgar Allan Poe, Guy de Maupassant, Anton Çehov, Katherine Mansfield, James Joyce, Franz Kafka, Ernest Hemingway, William Faulkner, Jorge Luis Borges, Sâdık Hidâyet, Gabriel García Márquez öykü ana damarında renk renk aktılar. Birbirinden farklı coğrafyalarda yaşayan bu kurucu, dönüştürücü öncüler, öyküye yeni anlayışlar, yeni bakış açıları kazandırırken öykü poetikasına kaynak oluşturacak ürünler verdiler. Gogol “küçük insan”ların dünyasına sokularak öykü sanatının en kullanışlı tipini yarattı; Poe öykünün hem kuramsal temellerini attı hem de korku, fantastik türü öykülerin parlak örneklerini verdi; Maupassant olay öykünün başlatıcısı oldu ve öykünün geniş kitlelerce sevilmesini sağladı; Çehov öyküye sadelik, yalınlık ve minimalist anlayışı kazandırdı; Mansfield, Çehov’un öykü anlayışını bilinç akışı ve içsel serüven tekniğiyle zenginleştirdi; Joyce içine kapanmış bir şehrin (Dublin) sesi oldu ve modern öyküye bir karakter olarak şehri soktu; Kafka modern insanın bunalımlarının, açmazlarının ve çıkışsızlığının en iyi ifadesinin öyküyle mümkün olabileceğinin örneklerini sergiledi; Hemingway sadece diyaloglarla öyküde neler yapılabileceğini ortaya koydu; Faulkner girift biçemiyle kötülüğü ve adaletsizliği belgeledi; Borges öyküyü tarih, felsefe ve edebiyat birikimiyle buluşturdu; Sâdık Hidâyet Doğulu insanın yaşayışını, sorunlarını, renklerini öykünün modern imkânlarıyla biçimleyerek evrensel edebiyata kazandırdı; Gabriel García Márquez hayal gücünün, fantastiğin, gerçeğin örtüsünün aralanmasındaki rolünü örnekleyerek, büyülü gerçekçilik akımıyla öykü dünyasına yepyeni bir renk kattı. Kuşkusuz bütün bu arayışlar “anlatmak” ana kaynağından saparak çeşitli yönlere akan nehirlerdi. Kimi şırıltılı, gürültülü, tezahüratı bol; kimi derinden, sessiz, gösterişsiz akan nehirler. Ama kaynak aynıydı: anlatmak. Çünkü “anlatmak” öykünün ana karakteriydi.

Bizde ise, Ömer Seyfettin, bir geçiş dönemi öykücüsü olarak Osmanlı ve Cumhuriyet arasındaki değişim ve yaşanan çözülmeleri, gelişmeleri, düşünsel tartışmaları; Memduh Şevket Esendal, insanımızın zaaf ve güçlü yanlarını, onları yaşatan iç dinamikleri, değişim karşısındaki tavırlarını; Sabahattin Ali, muhalif kimliğinin bir yansıması olarak sınıfsal çelişkileri, sömürüyü, adaletsizlikleri; Sait Faik, gündelik hayatımızda varlıklarını bile hissetmediğimiz insanların sıradan yaşamlarını, “tutunamayanları”, bir köşeye itilmişleri, sokak serserilerini, hayat kadınlarını, balıkçıları; Orhan Kemal, ırgatları, memurları, işsizleri, hamalları, kâtipleri, dilencileri, çöpçüleri, serserileri, kısaca toplumun alt kesimini; Sabahattin Kudret Aksal, hayat algısını, mutluluk kavramını ve aile kurumunu; Rasim Özdenören eskiyle bağlarını koparmış, yeniyle de uyum sağlayamamış, boşluktaki bireyin toplumsal yapıda yalnızlaşmasını, yabancılaşmasını; Adalet Ağaoğlu baskı, otorite ve bürokrasinin kıstırdığı insanlık hâllerini; Umran Nazif Yiğiter çağdaş organizasyonlar tarafından kıstırılmış küçük insanın/memurun çaresizliğini, yenilmişliğini; Selim İleri küçük burjuvayı, toplumla sağlıklı ilişkiler kuramayan aydınları/şairi/sanat öğrencisi genci, ömrü boyunca sevgiyi aramış ama bir türlü yakalayamamış gönül yorgunu insanları; Sevinç Çokum, eşya ve insan arasındaki ilişkileri irdeleyip özellikle ömrünün sonuna yaklaşmış insanların yaşadıkları psikolojileri; Mustafa Kutlu “Şark hikâyeciliği” yaklaşımıyla yerli bir ruh iklimini, kültür ve duyarlığını modern öykünün imkânlarıyla anlattılar.

Görüldüğü gibi her yazarın kendine ait bir öykü dünyası onun yansıtacak farklı bir biçim arayışı olmuştur. Ama neyi, nasıl anlatırsa anlatsın, tüm bu yazarların ortak yönü, hayata ilişkin, onu değiştirmeye, dönüştürmeye yönelik bir davalarının, tavırlarının varlığıdır. Elbette nitelikli bir yazarın yazma gerekçesi her durumda bir duyuş, hissediş olarak hayata ilişkin bir tavır almak ona müdahale etmektir. Genç öykücünün üzerinde durması gereken en önemli konu, hayata karşı alacağı tavırdır.

 

Yorum bırak