Nis
18
2012

El- Âsâru’l- Bâkiye* | Ezra Aydın

Kimliğin, tedavülün belkemiğine gelip de oturmadığı zamanlardı ve anlam yalnızca insanda var oluyordu. Yaşıyorlardı, geziyorlardı; çoğalıyor, savaşıyor ve inanıyorlardı. Ayak basılmamış bir evrende; duyguların işlemediği, hiçbir kini devralmamış hiçbir acıyla yaşlanmamış bir coğrafyaya izlerini döken talihlilerdi, artlarına bakmaksızın geçip gidenler…

İzler çoğaldıkça sancılanmaya başladı evren; gebeydi, değişmiş ve kirlenmişti. Tufanla birlikte bütün izler sökülmeye başladı kayalardan. Dağlar diz çöktürülerek sıyrıldılar yaşanmışlıklarından ve yok olanla birlikte geçmiş denen mefhum kendini göstermeye başladı. Nûh taksimle görevlendirildi oğullarını denir rivayette. Sam, Ham ve Yafes… İnsanlar farklılıklarını tanımlarken uzanırlar bu üç kardeşe, nereden geldiğini anlayamadıkları o mensubiyet karmaşasını da dönüp dolaşıp bu coğrafyasız kardeşlikte paklarlar.  Nûh taksim etti oğullarını ve Âdem’in torunları kimlik denen şeyle tanıştılar.

Her şey birden başladı aslında, milyonlarca yıl itilen tekerlek zamanın en sarp, en sisli yokuşundan geceye inerken, insanoğlu güneşin doğuşunu hızlandırmak adına saatin kadranlarını geri sardırmaya başladı.

Onlar iz sürücülerdi… Ne yapacaklarını bilmedikleri bir kocamanlıkta suyun ve zamanın temizlediği izleri ortaya çıkarmaya çalıştılar. Sadece yaşamak, onlara sunulmuş bir lütuf değilmişçesine geçmiş yaşamların perçemlerinin değmiş olabileceği noktalarda, toprağın ve evrenin belli zamanlarında hüküm sürdüler. Hikayelerini anlatacakları uygun zamanları bekleyemeden, izlerin üzerine basa basa gitmişlerdi işte…

Daha sonrakiler anlatıcılardı. Zaman tekerleği olanca süratiyle yaşanmışlıkları bir dağ gibi yığarken orta yerine yaşamın, Nûh evladının anlama çabası devam etti. Birileri yanlışlarını buldu anlatıcıların ve zaman kaybolup erimesin diye gelecekte mürekkebi kâğıda değdirerek yeminledi onları. Güneş, bütün heybetini saklarken gizinde ortaya döküldü tüm kâğıtlar. Nûh’un oğulları bir olmak arzusuyla sınava çekiliyordu arasında alevlerin.

Herkes aynı kelimeleri söylerken farklı tonundaydı zihninin. İnanıyorlardı sırasıyla Nûh’un, İbrahim’in, Musa; İsa ve Muhammed’in ‘Rabbi’ne… İnançlarına nefret karıştırıyorlardı sonra, kimse rabbini ötekiyle paylaşmak istemiyordu. Herkes adını aynı mürekkeple yazıyordu Tanrılar yarıştırılıyordu ondan üst perdeden. Önce gelen hakkını devretmiyordu sonrakinin, tüm şanını biricikliğine bağlıyordu. Sonra gelen öncekinden muzdarip…

Tanrı kelimelere ruh veriyordu, âdemoğlunun dünyası kelimelerle oynamakla dönüyordu. Tanrı susuyordu âdem konuşturuyordu. Tanrı izleri siliyordu, Âdemin çocukları tahmin ediyor, öncekiliğin kıskançlığında uydurarak çarpıtıyordu. Tanrı ‘Yâ Benî-Âdem’ diye başlıyordu, Benî-Adem onu harflere, sayılara, kavimlere, matematiğe ve nefrete bölüyordu.

Bütün bir yokuşa dikiliyordu heykelleri anlatıcıların, konuşacak her dile sunulan kulakların haddi hesabı yoktu. Benî-Âdem anlamlandıramıyordu yaşlanmış ağaçların suya dokunan kerametlerini,  Benî-Âdem anlatıyordu tüm çabasıyla bir şeyler umarak. Anlatıyordu, her şeye bir isim buluyordu; isim bulma yarışına da bir isim bulundu sonunda ve anlatıcıların anlatıları ‘tarih’ olarak anılmaya başlandı.

Allah, tarihi değerli kılsın için bir müjdeci seçti, en son gelecek olan ve hakkı en çok çalınacak olana kelimeler sundu. İman edenler çıkmaza düştü sonra, çöle sürülmüş olanlar şehirlerinden çıkarılmış olanların karşı safında durdu. Toprak parçalandı ve tarih yine aynı izleri dokumaya başladı ilmek ilmek. Söylenmemiş, kaydedilmiş gibi gösterildi; yaşanmış olan çarpıtıldı, Tanrı kıskanıldı ve coğrafyalar imanı darağacına çekti. Söz yazıldı, söz unutuldu. Söyleyenler ayıplarını ve sevaplarını alıp geldikleri yere döndüler. Söz uçtu, kavgası hâlâ ellerdeyken. İşte bu dönemde barışa çağrıldı Nûh’un oğulları ve aramaya koyuldu sözü. Anlatılar ve izler, tahminler ve tufanları ayırmaya çalıştılar. Bugünü yaşatmak uğruna ve ne idüğü belirsiz efsanelere de Sam, Ham ve Yafes adına bir kimlik bulmaya.

Eğer siz de çok güneşli günlerin birinde tüm güzellikleri asfalta boyanmış evrenin karmaşık labirentinde anlamak isterseniz adımlarınızı, filmi döndürülmüş bir kaset gibi, anlatıcının geri sardırdığı kavgalardan birinin öz yaşam öyküsünü “Yahudilere Göre Hz. Muhammed ve İslamiyet”i okuyun. Nuh Arslantaş’ın üzerine basmadan ve bozmadan asfaltlı zamanlara taşıdığı topraktan sözün nasıl doğduğunu görün ve tüm kimliklerin, kıskançlıkların ötesinde aynîliğin hazzına vararak izlerin ve bizlerin Rabbi olan bir Allah’a hamd edin…

 

*Geçmiş söylencesinin ardına düşüşünü bu isimle tanımlayan ve bizlere de ilham veren Bir’uni Rahimehullah… Allah kendisinden razı olsun.

Yorum bırak