Nis
18
2012

Anlamın Gölgesinde | Tuğba Ekinci

Önce sessizlik vardı. Var olan her şey kaskatı anlamdı. İnsan, bahse değer bir şey oluncaya dek, upuzun bir zaman geçmişti ve insan suresi, “zaman”la müsemmaydı. İnsanın kaderi zamana ayarlıydı ve insan, zamana prangalı. Coğrafyanın, insan kaderi üzerinde en etkili olduğu zamanlar… Kadere bu yüzden inanılırdı; belki…

Yavaş yavaş geçiyordu zaman ve insan tabiatın parçası, aynısı… Pozitivist çağların doğaya hâkim olma telaşındaki modern insan kibrinin, küstahlığının esamesi okunmuyordu o vakitler. Kendini bilmek, kendini bulmak akl-ı selimin icabıydı. Cinnet, şimdilerde olduğundan daha az tehditkârdı. Nihayetinde kötülük, ilk ifadesini Kabil’de buluyordu ve yine kötülük, tüm açıklığı ve sadeliğiyle ortadaydı. Kötülük… İyilik… Sınırlar böylelikle çiziliydi ve bu, esasında başlı başına bir güven vesilesiydi. Modernizmin altını çizip durduğu açıklık ilkesi koskoca bir yalandı ve her şey, özgürleştiğini iddia edip dursa da… Küstah aklın ihdas ettiği katı normlar… Kendiliğinden yerleşmiş gibi görünmekle beraber sessiz sözleşmelerin dayattığı katı teşrifat kuralları…  Kaos… Ama kaosta içkin, yine modern zamanlara has bir düzenin görüntüsü… Aklileştirilmiş kaos… Yabancılaşma ve hatta riyakarca sergilenip duran kibar yabancılaşma…

Hız çağı… Hızlıca anlam kaybı… Düşünmek, durmaya ve durulmaya muhtaçtı. Kendilik üzerine düşünme ihtiyacı öyle kolay kaybolmazdı, sonuçta insandı ve egzistansiyalizm, belki de bu ihtiyaçtan ortaya çıktı. Modernizmin düşünümselliği varoluş anlamını aramaktan çok tanrılaşma eğilimindeki insanın kendisini ”kut”laştırmasındandı. Açık seçik bir “ben” vurgusu hakikati arayıştan uzaktı ve belki de modernizmin açıklık ilkesi bununla kayıtlıydı. Pozitivizm, tanrı-insanın eline doğayı alt etme kudreti vermişti ve doğa, yenilmesi gereken kanlı bir ejderhaydı. İnsanlığın saflığını kaybetmemiş olduğu o zamanlarda –ki gerçekten yaşandı mı o günler; yoksa her şeyin geçmişte daha iyi olduğu zannını besleyip duran bizlerin uydurması mı? U-topia mı? Diğer taraftan; olmamış, hali hazırda olmayan ve olmayacak olanı zihnin tarif etmesi, ete kemiğe büründürmesi mümkün mü? Bu bir ütopya bile olsa yapılacaklar konusunda yol göstermeye muktedir değil mi?- anlamın kendisi hayatın içinde mündemiçti ve anlam, öylesine hayattan, öylesine eşyadan ve öylesine spontan… Hakikat, imkân âlemine yerleştirildi ve hakikatin kaynağı da bu âlemin kendisiydi. Varoluşçuluk belki de en büyük yanlışını burada yapıyordu. İmkân âleminin doluluğuna sırt çeviriyordu ve hatta bütün bunalım bizzat bu doluluktan neşet ediyordu. Kâinatı doldurmuş bir yığın eşyayla insanın tenakuzunu, evrene fırlatılmışlığını bütün kesifliğiyle hissediyordu anlam arayışına çıkmış modern insan. Bütünlük kurulamıyordu ve zihinlerini iğfalden yorulmuş erdemli insanların sığınağı varoluşçuluk, tabiattan ve kalabalıklardan tecrit yolunu seçiyordu fakat bu büsbütün başlangıcıydı bunalımların, cinnetlerin, intiharların… Kimileri içinse varoluşçuluk, entelektüel hislerden “istifade” ve zihin idmanının ötesine geçmiyordu. Ruh ve maddede var olan tezat, tenakuz ifade etmiyordu gerçekte. Ve yapılan yanlış, bir tür dualizme kapı aralıyordu. Platon da bu hatayı yaptı. Vara yok dedi ve anlam dünyasını göklere çekti. ”Feleğe kanat açtı lakin tekrar yuvasına dönmedi.”

Anlam, insanın dizinin dibindeydi. Bunun farkındalığı bizatihi anlamın kendisiydi. Tanrı, manayı bulsun diye gönderdiği insanın madde boyutunu bu yüzden inkâr etmiyordu. Çünkü insanı nasıl yarattığını pekâla biliyordu.

 

Yorum bırak