Ağu
22
2011

Başbakan Meşgul Yardım Yapıyor Ayol*

Geçen sene neo-Osmanlıcık tartışmalarının daha yoğun olarak yapıldığı günlerde, hükümetin sıfır sorun eksenli dış politika hamleleriyle geçtiğimiz yüzyılın başında yitirilen bölgesel liderlik misyonunu yeniden kazanmaya çalıştığına dair, bu gidişatı sahiplenenlerin de, eleştirenlerin de hemfikir olduğu müşterek bir kanaat mevcuttu. Halk hareketlerini, muhalif siyaset çabalarını peşinen sonuçsuzluğa mahkûm eden kimseler devletçi bir bakış açısıyla bu politikaları bütünüyle sahiplenen bir tavır takındılar. Mavi Marmara olayı bu rüzgârı daha da kuvvetli estirdi doğasıyla. Hatta Yusuf Kaplan’ın dün Yeni Şafak‘ta yayınlanan yazısında ileri sürdüğü “İran yıllardır ABD’nin bölgedeki oyunlarına hizmet eder, Afganistan’ın ve Irak’ın işgâliyle küresel güçler tarafından bölgede bilinçli olarak bir Şia hattı güçlendirilirken, Türkiye ileride bölgesel olarak kapitalist güçleri tehdit edecek kuvvetli bir siyaset ve medeniyet hamlesi yapıyor” gibi iddiaları içinde barındıran gülünç izahlar yapılmaya devam ediliyor. Daha itidalli isimler ise bu bağlamda yazdıklarında eleştirel bir duruş takınmayı tercih ettiler, mesela Ümit Aktaş’ın esaslı değerlendirmeleri için Özgün Düşünce‘nin “Yeni-Osmanlıcılık” sayısına bakılabilir.

Peki, ülkeyi Pentagon yönetiyor komploculuğu yapmayalım, karşılıklı olarak küresel güçler ve Türk hükümeti arasında pragmatik ilişkilerin söz konusu olduğunu kabul edelim. Ama bu ülkenin uzun süredir NATO’yla işbirliği içinde mustazaflara karşı verilen savaşlara müdahil olduğu ve mevcut hükümet döneminde de bu gidişatın değişmediği, Irak’ın işgâline lojistik destek olurken katliama bilfiil iştirak etmekten kıl payı döndüğü, Afganistan’daki zulmün hâlen bir parçası olmayı sürdürdüğü, Abdullah Gül’ün geçen sene Lisbon’da “Füze Kalkanı” projesini imzalayarak küresel güçlerin karakolu olma vazifesinden geri adım atmadığı, Mısır ve Tunus intifadaları konusunda zamanında tavır geliştiremezken Libya’da da emperyal güçlere kuyrukçu olduğu gerçekleri ayan beyan ortadayken Yusuf Kaplan’ınki gibi küffâra karşı cihad eden Türkiye tipi yorumlar yapmak için de biraz insaf gerektir. Üzücü olan, tuğyanın muhatabı olan mustazaf kitleleri esas alan bir perspektife sahip olması gereken İslamcıların, Aliya’dan Mevdudi’ye Fadlallah’tan Seyyid Kutub’a çokça itibar ettikleri birçok çağdaş Müslüman düşünürün içinde yaşanılan cahilî sistemle gerilimli bir ilişki içinde olmanın gerekliliğine ilişkin açık uyarılarına rağmen bütün siyasal duruşlarını sürece teslim etmiş olmaları. Sadece Davos ve Mavi Marmara’ya odaklanmış bir bakış açısının varacağı nokta maalesef gelip buraya hapsoluyor. Zihinlerde Kosova’dan Somali’ye mazlumların sesi ve destekçisi olan bir AKP iktidarı imajı oluşturuyor. İşin kötüsü sadece iktidarın büyüsüne kapılmaya meyyal İsrailoğullarının değil Musa’lığa, Harun’luğa talip olanların da gidişata bütünüyle râm olmaları ve teoride asıp keserken pratikte tenkitlerini sadece işleyişin ufak tefek ayrıntılarıyla sınırlamaları. Fatma Barbarosoğlu’nun bugünkü “Somali’ye magazin figürleri değil şairler götürülmeliydi” başlıklı yazısı bunun açık bir örneği.

Somali’deki insanlar doğal bir afetten, kuralıktan dolayı mı bu durumdalar, hayır. Yani yardım yapıldıktan bir süre sonra işler normale dönmeyecek ve yaşanan sefaletin önlenmesi yardımdan öte bir şeylerin yapılmasına bağlı. Mustafa Akyol mesela, kendi itikadınca bir öneri yaptı ve Somali’de beş yıldızlı oteller açılsın, yabancı sermaye yatırımlar yapsın, serbest piyasa geliştirilsin ve böylece açlık ortadan kalksın dedi. Açık ve net, niyeti belli, yürüyeceği yol belli. Helal olsun. Hükümet de şimdi orada bunu uyguluyor harfiyen. Peki iktidar yancılığına soyunan İslamcı köşe yazarları, medeniyet teorisyenleri, cemaat öncüleri, fakihler, kanaat önderleri ne diyorlar? Doğruya doğru, bir kısmı sürecin böyle işlemesi hâlinde ne refahın ne de adîl bir toplumsal işleyişin tesis edilmeyeceğini söyleyebiliyorlar peşinen, ancak sarih bir kapitalizm karşıtlığı üzerinden siyaset üretmeye, iktidar çevreleriyle girmiş oldukları menfaatçi ilişkilerini zedeleyeceğinden pek yanaşmıyor, kendileri buna yanaşmadıkları gibi bu çaba içindeki kimselere de bu yaptığınız Müslümanların aleyhinedir şeklinde nasihatvârî ihtarlarda bulunmaktan da geri durmuyorlar.

Bugün Yeni Şafak‘taki köşe yazısında Fatma Barbarosoğlu, hükümetin başbakanının belediye başkanı olduğu günlerden itibaren fakirlerle birlikte olduğundan, sofralarında bulunduğundan başlayarak olayı Somali’ye yardım seferberliği ve yaşanan son talihsiz ziyarete kadar getiriyor. Bir süredir yazılarında işlediği “lüks mümini bozar” gibi kıymetli düşüncelerini de “Başbakan tüketim ekonomisinden verim ekonomisine geçmek üzere halkta bir bilinç oluşturmaya çalışıyor” gibi cümlelerle tevil ediyor. Başbakan yurda dönmeden evvel yaptığı basın toplantısında Somali’ye duble yollar yapacaklarını, TOKİ’nin toplu konut inşaatlarını süratle gerçekleştireceğini müjdeledi. Betonlara bakınca gözleri kamaşan, kapitalist kalkınmacılığı kesin bir çözüm yolu olarak kabul eden Başbakan bu yöneliminin doğruluğuna samimi bir şekilde inanıyor olabilir. Ancak bu yolun yol olmadığına, “çok az gelişmiş ülkeleri kalkındırma” hikâyesinin adaletsizliğe çözüm olamayacağına, sorunun bizatihi menbaının bu gidişat olduğuna inanan ve bunu yazılarında/konuşmalarında ifade edenler, bu durumlarla niye irtibatlandırmıyorlar düşüncelerini? Medya Senfoni‘nin yazarı Fatma Karabıyık Barbarosoğlu niye Başbakan’ın Somalili çocuklarla kurduğu medyatik ilişkinin sömürgeci beyaz adam imgesini çağrıştırdığını, acınılası fakirliğin görsel olarak  pazarlanmasının ve yardıma koşan Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin uzattıkları şevkat ellerinin ibret dolu görünümler olarak ekranları başındaki kitlelere aktarılmasının sahih şeyler olmadığını söyleyemiyor, kitabında medyanın işleyişine yönelik eleştirisini gayet sıkı yapmıştı oysa. Başbakan Ajda Pekkan ve Nihat Doğan’la değil de şairlerle gitseydi Somali’ye diyor Barbarosoğlu, onların yaşanan insanlık dramına şahitlik edecek ve dünyaya bu durumu iletebilecek kelimeleri var, diyor. Geziye davet edilmesi muhtemel şairlerin Nihat Doğan’ın gözyaşlarından daha ileri giderek buradaki acıyı pazarlamak yerine acıya yol açan nedenleri hedef alacaklarını pek sanmıyoruz. Şairlerin de hemen hemen hepsi büyük Türkiyeci kimseler neticede. Başbakanın şarkıcıyı türkücüyü toplayıp Somali’ye gitmesi ve kameralar eşliğinde şovunu yapması, Angelina Jolie’nin ülke ülke gezerek ifâ ettiği barış ve adalet elçiliği gösterisinden mülhem bir şamataydı açıkça. Şovun aktörü değişsin demek yeterli bir eleştiri değil maalesef. Barbarosoğlu’nun önerisinde niye Ertuğrul Günay’ı bakan yapıp kültür-sanat rantını solculara yediriyoruza benzer sıradan bir muhafazakâr hassasiyeti var, günümüz görsel kültürünü ve yarattığı yanılsama dolu düşünsel şizofreniyi eleştiren Müslüman (“dindar” mı demeli yoksa?) bir düşünürün çekinceleri değil.

* Ah Muhsin Ünlü’nün “Törer Bambosu Patlaka” şiirindeki “Başbakan meşgul namaz kılıyor ayol” dizesinden mülhem.

Yorum bırak