May
22
2011

Aydınlar ve Siyaset – Ümit Aktaş

Şu sağcı-muhafazakâr yazarlara bakıyorum da, hiçbir şey olmamış gibi dillerini nasıl da kolayca değiştiriyorlar, şaşmamak elde değil. Hani insan hata yapmaz mı? Yapar elbette! Ama sorun bu değil. Bu iktidara angaje çokbilmişler, bir aydın havası takınmayı ihmal etmeden kendilerini iktidarın dümen suyuna bırakarak dünyayı yorumlamayı, hem de bir erdem olarak bellemekteler. İşte bu ahval içerisindeyken, bir de öylesine hikmetlerle dolu sözler etmekteler ki! Sanki dünyanın yegâne okuma perspektifi, bir iktidar perspektifiymiş gibi, dünya’yı sadece iktidar perspektifinden okumakta ve anlamlandırmaktalar.

Bu bana tıpkı Sartre’ın, Yeryüzünün Lânetlileri’ne yazdığı önsözdeki, Avrupa’da yetiş-tiril-miş aydınlardan bahsederken kullandığı şu sözleri hatırlatmakta: “…Sözleri yankılardan ibaretti. Londra’dan, Paris’ten, Amsterdam’dan biz ‘Partenon! Kardeşlik!’ dedikçe Afrika’nın ya da Asya’nın herhangi bir yerinde ‘…tenon … deşlik’ yankıları duyuluyordu. Bu bizim altın çağımızdı.” Evet! İşte bizim muhafazakârlarımız da şimdilerde bir “altın çağ” yaşamaktalar. Her yer öylesine ışıl ışıl ki, gözleri kamaşmakta ve ağızlarından övgülerden başka bir sözcük dökülmemekte.

Tüm yeteneklerini Başbakan’ın vücut dilini okumaya hasrederek, onun yönelim, eğilim, tik ve mimiklerinden geleceği okumaya ve hatta kehanetler üretmeye çalışmaktalar. Öyle ki bu acelecilikleri zaman zaman Başbakanı bile şaşırtmakta, kızdırmakta ve zor duruma sokmakta. Ama onlar sanki hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam etmekte, en âlâ yorumu üretmek için “kraldan fazla kralcılık” nasıl olurmuş cümle âleme göstermekteler.

Başbakan daha “Haç..” demeden, onların ağzından “Haçlı Seferleri” dökülmekte; ama üç gün sonra neden Türkiye’nin de bu “Haçlı Seferi”ne katıldığına dair ise ağızlarını açıp bir laf etmemekteler. Libya’da başlayan katliamlar Suriye’nin de habercisi olduğu hâlde, onlar diktatörlerle yürütülen dostlukları meşrulaştırmak için habire sözcükleri ağızlarında gevelemekten başka bir şey yapmamaktalar. Bu iktidara angaje dil içerisinde ise Libya’da, Suriye’de ve benzeri yerlerde isyan eden ve ölen insanların hiçbir karşılığı bulunmamaktadır. Oysa siyasiler kendi stratejileri ve hesapları doğrultusunda en olmayacak şeyleri söyleseler de, aydınlara düşen, bu, incitici ve hatta can yakıcı da olsa her zaman doğruları söylemeye çalışmak olmalı değil mi?

Yıllardır ağızlarına pelesenk ettikleri ve tüm siyasal kariyerlerini borçlu oldukları başörtüsü sorunu için oluşturulan “başörtüsü yoksa oy da yok” platformunu bile, iktidarın seçim stratejisine ters düştüğü için kolayca Ergenekon’la irtibatlandırabilmekteler. Tıpkı BDP’nin “sivil” Cuma namazı kılma tavrını, sanki kendilerinden başkasının dinden söz etmeye, namaz kılmaya hakkı yokmuş gibi, daha düne kadar kendileri için kullanılan “dini siyasete alet ediyorlar” sözcükleriyle itham etmeleri gibi.

 Ve yine, yoksulluk sorununu çözme konusunda daha ileri adımlar atmak ve daha insanî çareler üretmek yerine, kendilerinden başkası yoksulluk sorununu dile getiremez ve çareler üretemezmiş gibi, daha düne değin ikamet ettikleri, seçim kampanyalarını başlattıkları varoşların varlığını unutarak, en büyük gökdelenlerden, en görkemli sitelerden, çılgın projelerden ve mega kentlerden söz ederek yoksulluk söylemlerini unutmaya, dahası bastırmaya çalışmaktalar.

Oysa siyaset, stabilize edilmiş politik kümelerin rekabetinden öte, özdeşleşmiş politik yapıların körlüğünü ve statükosunu sarsan, toplumsal açmazların ve farklılıkların ifade ve temsil edilme yeteneği ve cesareti değil midir? Aydınlar doğrulara işaret etmezse, yanlışları eleştirmezse, düşünce üretiminin siyaset tarafından temellüküne itiraz etmezse, toplumun ve siyasetin tıkandığı yerlere işaret ederek farklı açılımlar ortaya koymazsa, aydın olmanın bir anlamı kalır mı?

Aslında bu seçimler sonrasının en önemli beklentisi olan yeni bir anayasa yapılması konusunda ise, şimdiye değin pek de önemli bir şey söylenmedi. Gerçi Kılıçdaroğlu özgürlükçü bir anayasadan söz etti ama bunun mahiyeti üzerine bir tek laf etmedi. Sözgelimi “Devrim Yasaları”nı koruyan, Atatürk milliyetçiliği ile kendisini sınırlayan bir anayasa ne kadar özgürlükçü olabilir?  Ak Parti ise bir yandan toplumsal barışın amaçlandığını söylerken, diğer yandan ilk dört maddenin değiştirilmeyeceğini söylemekte. Peki, ırkçı ibareleri ve muğlak bir laiklik tanımını içeren, demokrasiye atıfta bulunmayan bir anayasa, sahici bir toplumsal barışı ne kadar sağlayabilir? Oysa anayasa temel bir toplumsal sözleşmedir ve bu, mümkün olduğunca en geniş bir toplumsal paydaya dayanmalıdır. Sözgelimi sadece temel insan haklarını ve yönetimin şekli (demokratik cumhuriyet), amacı (insan haklarının, insan onur ve özgürlüğünün güvencelenmesi) ve bunun araçları (yasama, yürütme ve yargı ayrılığı ve bağımsızlığı) gibi temel kurucu tanımları içermelidir. Toplumun gelişmesi ve insanların özgürleşmesi için, insanlar ve toplumun önüne konulan barikatların kaldırılması yeterli olacaktır. Yani sınırlamaları içeren yasaklamacı ilkelerin (sözgelimi Atatürkçülük, askerlik yapma mecburiyeti, ana dillerin yasaklanması, özgürlüklerin engellenmesi gibi) anayasadan çıkarılması bile yeterlidir.

Anayasa değişikliğinin içerisinde yer alması düşünülen “başkanlık sistemi” gibi otoriter bir yönetim tarzı, kalkınmacılık açısından iyi bir manivela olsa da, insanî ve toplumsal gelişme ve adaletin sağlanması açısından kötü bir modeldir ve demokrasiler de zaten bu dengeyi sağlamak  için geliştirilmiştir. (Türkiye’nin ekonomik açıdan dünyanın en gelişmiş ülkelerinden birisi olması ve askeri gücünün bundan da iyi olmasına rağmen, insanî gelişmişlik açısından oldukça kötü bir durumda olması, bu çelişki ve zaafı açıkça ortaya koymaktadır.) Demokrasilerin zaten yeterince zaafları olduğundan, çabalarımızı bunların pekiştirilmesi için değil, giderilmesi için ortaya koymalıyız. Çünkü aynı anayasanın ve başkanlık sisteminin daha kimlerin ele geçeceğini bilecek bir kehanet gücüne maalesef sahip değiliz.

16.05.2011, ÖZGÜN DURUŞ

Yorum bırak