Mar
28
2021

Satranç Tahtası – Nazlı Nesibe Kılıçoğlu

Hamal gibi sırtında taşıdığı yorgunluklarını bir kenara itekleyerek olduğu yerde dikeldi. Şairdi. Bu sabah da her sabah gibi yeni baştan yazılmış bir şiirin ilk dizeleri gibiydi. Hem yeni hem de tanrı vergisi… Geçirdiği her dakikanın bir diğerinden farklı olması gayreti ve ümidiyle yaşıyordu. Aynı olmasına izin vermek istediği tek şey uyanmaktı. Uyanabilmek…

Uyanır uyanmaz dikelmek haricinde yaptığı ilk şey, sökülmüş köşelerinden ve üzerindeki iki katman tozdan uzun zaman önce terk edildiği belli olan sehpanın üzerindeki satranç tahtasında yaptığı değişiklikti. Alnı, telaşlı bir devlet adamının her imzasından sonraki tedirginliğiyle terleyip kırışmaya başladı. Gözleri mahmurdu. O anki ciddiyetiyle sabaha kadar çok önemli işler için uyumadığı izlenimini veriyordu. Oysa bir şeyler karalamak ve yaşamak eyleminden başkaca yaptığı hiçbir işi olmadığından bu işler dışındaki her vakitte uyurdu. Fizikî kanunlar tek başına dünyayı anlamaya ve açıklamaya yetseydi eğer yüzündeki sersemliğin bile iki anlamı olmazdı. Ama hayat başkaydı. İlahî bakış açıları her daim geride kalırdı.

Hamlesini yapmıştı ve bugünkü vazifesini tamamlamıştı. İki adım geriledi. Önünde oluşan bu ufak mücadele tablosuna stresle baktı. Yağmurun sabaha saklı bir haber olarak bıraktığı çiy taneleri gibi alnında biriken terleri sildi. Durdu. Geçmiş zamanda bir şeyler daha yaptı.

Neden sonra acıktığını fark etti. Yeni uyandığını bu yoğun(!) günden sonra çabucak unutmuştu çünkü. Nihayet kayda değer hiçbir şey yapmadan düşüncelerde boğulup durduğu odasından çıktı. Mutfağa doğru ilerlerken, holde, attığı bir adımı hışırdadı. Günler öncesinden üst kattaki yaşlı komşusundan rica ettiği gazeteydi üzerine bastığı. Dış kapının altındaki aralıktan eve atılmış olmalıydı. Amerikan filminde değildi oysaki. Hatırlamaya çalıştı. Muhtemelen yaşlı adam kirayı isterken homurdanıyordu ve şair pişkin bir gülümsemeyle teşekkür ederek onun için olmadığını bildiği gazeteyi kaptığı gibi alıp kaçmıştı. Nihayet ayağını gazetenin üstünden çekti. Yerden aldı ve yemek için bir şeyler aradı. Dolapta iştah açıcı hiçbir şey yoktu. Bir tas yoğurt, birkaç tane çürük domates, üç yumurta, birkaç kibrit kutusu kadar peynir ve büyük bir saklama kabında zeytin; o kadar. Bugün de doyarız ama yarınımız ne olur bilemem, diye düşündü. Bir yumurta haşlasa, çürük bir domatesin sağlam yerlerini doğrasa, birkaç zeytin koysa sofraya, kaldıysa biraz da çay demlese… Öyle yaptı.

Bir yandan önündekileri yerken bir yandan da okumak için katlanmış gazeteyi açtı. İçinden bir gazete kupürü düştü. Gözlerini kapattı. Eğer şu an herhangi bir filmin oyuncularından olsaydı, bu gazete kupüründe onun hayatını muhakkak derinden etkileyecek bir şey olurdu. O yüzden bu küçük oyunuyla ânın tadını çıkarmak ve orada neler yazacağını tahmin etmek istedi. Güzel bir köşe yazısı ya da o gün için seçilmiş kıyıda, köşede kalmış insanların komik şiirlerinden(!) biri de olabilirdi. Kendisi için en önemli şeyi düşündü sonra. Evet, neden güzel bir iş ilanı olmasındı? Şair olmasına şairdi ama bu onun mesleği değil meselesiydi. Bir mesleği, bir işi de olsa fena olmazdı hani. Nihayet eğilip yerdeki gazete kupürünü aldı. Kalın bir başlık atılmıştı: Süt Oğlan. İstemsizce kıkırdadı. Sonra haberi okumaya başladı: “Odasında oyuncaklarıyla oynayan çocuk, habersizce mutfağa geçerek annesinin soğuması için ocaktan alıp yere koyduğu süt kazanının içine düştü. Vücudunda ikinci derecede yanıklar tespit edildi.” Kupürü buruşturup masaya fırlattı. Başlığa da süt oğlan yazmazsın yani, diye düşündü. Bu kâğıt parçası madem hayatına istemsizce gelen bir kıkırdama haricinde hiçbir şey getirmedi, bari süt oğlanı tanıyor olsaydı. Buna da gülüp geçti. Bir şeyler daha yedikten sonra bulaşıkları tezgâha bıraktı. Pencereyi ardına kadar açıp gözlerini kapattı. İnsan, dedi, karnını doyurunca vücudunda kan dolaşmaya başlıyor; günün her ayrıntısını ancak o zaman fark edebiliyor; kuş sütü eksik sofralar da karın doyuruyor, bir kuru ekmek de… Kim bilir daha hangi teselli cümleleri geldi aklına, diline gelmeyen. Pencereden giren kentin rüzgârı ılgıt ılgıt esmese de sır dolu bir huzuru uzaklardan getirip şairin saçlarının arasında kaybediyordu. Onu rahatsız eden bir şeyin birkaç kelimeyle bertaraf edilmesinin sırrıydı belki de. Gün çoktan başlamış, diye geçirdi içinden. Mutfağı korna seslerinin cılızlığı, oflayıp puflamaların yankılanışı ve yanlışlıkla yere düşürülen bozuk paraların kaldırımda yuvarlanışı dolduruyordu. Her sabah, pazartesi günlerinin mesai başlangıcının kopyasıydı. Hafta sonları bile aynı akışla başlardı. İnsanlar ellerinde çantaları ve çok önemli dosyalarıyla bir yukarı bir aşağı gidip gelirdi. Gidip gelirlerdi çünkü her biri aynı insan, herkes ve her şey birbirinin kopyası gibiydi. Sabah rüzgârı sır dolu bir huzuru taşımayı bırakıp da yüzüne gittikçe daha sert vurmaya başlayınca pencereyi kapattı. Bütün sesler pencerenin kolunun çevrilmesiyle kesildi. Evi, yalnızlıktan yapılma bir sessizlik bürüdü yine. Sessizliği bozmak için yalancı birkaç öksürükle odasına doğru ilerledi.

Kim bilir kaç gündür açılmamış perdelerin, hareketlerinin getirdiği esintiyle kımıldanışını seyretti. İnsanın ne konuşacak kimsesi ne de yapacak hiçbir işi olmayınca zaman ne kadar da sürüklenerek geçiyordu böyle. Düşündüklerinden habersiz birkaç dakika daha kapının eşiğinde bekledi. Sonra yakın zamanlarda bir toplantı, bir söyleşi ya da herhangi bir etkinlik olabileceği umuduyla çalışma masasına oturdu. Masanın üzerinde kafa karışıklığının eseri olan ne varsa karıştırmaya başladı. Not defterleri, bir tomar kâğıt, yarım bırakılmış yazılar, kapağı açık unutulmuş kalemler, masanın üzerindeki çizikler, satılamamış bir şiir kitabı… Satılamamış bir şiir kitabı… Kitaba gelince, söylenebilecek çok şey yoktu aslında. Söylenecek bir şey varsa, o da elinde kalmasının iyi yanlarının da olduğuydu. Çok önemli yazarların kitaplarının yanında kendi kitabına yer verebilirdi mesela. Karşılaşmalarının imkân dâhilinde bile olmadığı birçok yazarın yanında… Nihayetinde etkinlikleri not aldığı kâğıdı buldu. Görünüşe bakılırsa oyalanacak hiçbir şey yoktu dışarıda. Umutsuzca kâğıdı masanın üzerine bıraktı. Bugünkü yaşamak eylemini hayatta kalmak olarak değiştirebileceğini fark etti. Satranç tahtasına acıyla baktı. Hamlesini yaptığını bildiği halde, yaklaştı ve şahın tacını sıkıca kavradı. Şahın başını siyah kareye yatırdı. Şah -siyasi bir mesaj değildi bu- devrildi. Şimdi yapılacak tek etkinlik, biraz kestirmek ve tatlı hülyalara dalmaktı. Yorgundu. Yorganının yarısının yerde süründüğünü gördüğü yatağın haline acıdı. Sonra yatağın bir kenarına onu incitmekten korkarcasına kıvrılıp, yorganın yere düşmeyen kısmına sığınarak tatlı olamayacak hülyalara daldı.

Hülyalara dalarken gerçekler bir bir dökülüverdi gözlerinden. Son perde. Bu şehirlere dair ne hayal edebilirdi ki artık? Düşmeden, dimdik ayakta kalarak neyi düşleyebilirdi? Bu hayatı tercih eden kendisi değil miydi? Yani bir iş mi arıyordu gerçekten? Bir gün istifayı basan ve hiç düşünmeden her şeyi ardında bırakmaya kararlı kendisi değil miydi? Bundan sonra reddettiğim bir düzende ha şair olmuşum ha deli, demişti. Ana haberlerde bile babalara tercih edilen kedi videolarından tiksiniyordu. Sanki yokluktan kale surlarından kendini aşağıya bırakan babaları her gün kucaklayan kendisi değildi. Dolabındaki kocaman bir kutu zeytinle her defasında çaresizce seyirci olmak zorunda kalan da… Bitti demişti ve unutmuştu ismini. Şair de şair! Ne olmuştu peki? Şaircilik oyununun son gününe gelmişti. Bu uykuyla uyanıklık halinde, pembe yalanları için etkinlik kâğıdı diye adlandırdığı resmi evraklardan ve satılmamış şiir kitabından -ömer hayyam’dan- özür diledi. Uyuyor muydu? Kimse bilemezdi. Gerçeği neydi? Şair miydi yoksa öğretmenliği bırakan bir çoban mı? Az kaldı, diye düşündü, eğer gerçekse. Birkaç saat sonra gideceğim bu şehirden. Belki birkaç büyükbaş hayvan yeter, duvardaki çatlağı da onardık mı… Peki dünyanın katı gerçekleri? Hiçbir yerde, zihninin en derininde bile kendisini rahat bırakmayan o katı şey? Şehir benim içimde mi, diye düşündü. Sanırım az sonra bir rüya görecekti. Çölde avare avare dolaştığı rüyalardan biri olabilirdi. Dünya bu kadar kalabalık değil miydi yoksa? On kişilik bir nüfusu vardır belki. Uyumuyor muydu?

Rüyalar peş peşe göründü. Daha çok yoruldu şair. Daha çok karıştı kafası. Haberler, kâbuslar, ölümler, düğünler, diplomatlar, konferanslardaki penguenler, mikrofonlar… Birinden diğerine koşturdu, düzeltmeye çalıştı düzeni öğretmen. Kir içinde kaldı zannetti. Unuttu kim olduğunu. Uyuyor muydu?

Kilit sesi… Ve anahtar üç kez çevrildi. Kapı açıldı, içeriye birisi girdi ve kapandı. Şair yine de şairdi. Uyandı fakat gözlerini açamadı. Üşüyordu. Dünya tüm hızıyla dönüyordu ve sanki o döndükçe oluşan esinti, tüm kalabalığıyla şairin ciğerlerine doluyordu. Nihayet gözlerini araladı ve karşısında dikilen adama baktı. Alnında şairin yaşadığı yıl kadar çizgileri olan adam, kendisiydi.

Leave a comment