Eki
8
2020

Bir de o mahzene sürülünce

Aklımda hep beyin ameliyatlarındaki MR çekimlerim kalmış ama aslında ilk MR deneyimim öğrenciliğimin sonunda Cerrahpaşa’da idi.

Üniversite öğrenciliğimin ikinci yarısı boyunca bel fıtığından muztarip oldum. Okulun mediko-sosyali, Cerrahpaşa ve Çapa’da fizik tedaviler derken en son ameliyat…

Öğretmenliğimin henüz ikinci ayında beyinde tümör tespit edildi. O zaman Tokat’ta BT var ama emin olmak için doktorlar MR istiyorlar, onun için de Ankara’ya gitmek gerekiyor.

Bugün Samatya’da, kaçıncı kez olduğunu unuttuğum demeyeceğim, MR çekimindeyken bunları düşündüm. Hiç kıpırdamama emrini alır, sürekli bir tedirginlik hâlinde orada yatarsınız. Her an bir yanınız bu emre isyan edecek gibidir: Mesela kolunuzu kaldırmak istersiniz ya da ayağınızla cihazın tavanını tekmelemek… Kafanız, gözünüz kaşınır durur, o da ayrı muhabbet.

Şimdiki cihazların etrafı açık, irice bir halkanın içine vücudunuzu yayıyorsunuz. Eskiden öyle değildi elbette. Hem çekim süresi çok daha fazlaydı hem de MR cihazı bildiğiniz bir tabutluktu!

Tokat’tan Ankara’ya MR için gidişlerimden birini hiç unutmam.

Gece, yolculuktan mütevellit uykusuz kalmıştım. Öğle civarı sürdüler beni bir tabutluğa, morga sürer gibi. Kapattılar kapağı. Koca makinenin içinde bir başına… Kimseyi göremez ve duyamazsın. Sadece makinenin çekiç vuruşu gibi, hızar hane gibi sesleri. (Bakın bir onlar değişmemiş o günden bugüne.)

İçeri sürülmeden önce muhakkak o kesin uyarılar yapılmıştır. Kıpırdanılmayacaktır. Sağa sola dönülmeyecektir. (Sanki yer varmış gibi!)

Onların fark edemeyecekleri, benim de unuttuğum bir şey vardı: Çok uykusuzdum. Bir de o mahzene sürülünce, biraz karanlık tarafından yutulunca uykuya teslim olmamak mümkün mü?

Ne kadar uyduğumu bilemiyorum Uyurken dahî uyumama bilincini kenara koymamaya çalışan bir tedirginliğe teslim olmuşum. Uyanınca siz de aynı durumlarda benzer mahcubiyetleri yaşamışsınızdır diye tahmin ediyorum.

Hani kıpırdamayacaktık ya, hani zinhar sağa sola dönmeyecektik… Panik hâlinde uyandım. Kolumu sağ tarafa vurdum diye hatırlıyorum. Bir sıçrama oldu tabi. Allah’tan, bağlı bütün vücudumuz, kaçmasından endişe edilen tutsaklar gibi.

Oldukça korkmuştum, onca yoldan gelip filmi ziyan etmek var!

Çok şükür bir şey olmamış.

Bugün Samatya’da SIEMENS marka cihazın içine doğru boylu boyuna uzatılmış ve kıpırdamadan durmaya çalışan biri olarak bunları düşündüm.

Akşam kısa bir yazı yazayım bu mevzuda, dedim.

Sonra cihazın o markası hakkında, kaybolan binlerce yıllık tedavi gelenekleri hakkında, sermayenin tıp ve sağlık üzerinden hayatlara nasıl tahakküm ettiği hakkında, dışarıda sıra bekleyenler hakkında, dijitalleşme hakkında bahisler açıldı zihnimde. 1’den 100’e kadar saydım birkaç defa, bitmeyince bıraktım. MR’ın öznesi sol dizimi tavana doğru kaldırmaya niyet ettim iradem dışında. Sonra görevli genç arkadaş gelip ilaç enjekte etti. Yediğim sayısız iğne ve serumlarla sağ elimin üstüne sınırsızca konuşlanmış damar yollarıyla ilk evlilik yıllarım geldi aklıma.

Sonra Tokat’taki, Ankara ve İstanbul’daki sağlık maceralarım akın ettiler. Biraz halleştik, iyi oldu.

Halkanın ve seslerin içinde kayboldum.

Leave a comment