Nis
23
2012

Sayım Var! | Ezra Aydın

                

“Hiçbir kînim yok; fakat  elem duyuyorum..”*

Hepiniz ilgileniyormuş gibi yapıyorsunuz aslında. Gündelik gazetelerin tahlil köşelerinde, haberlerin satır aralarında ve ölenlerin kimlik bilgilerinde gezdirdiğiniz önemli bakışlarınız var. İnternet sayfalarında, açılır-kapanır pencerelerin bilgi huzûmelerinde açılıp-kapanan önemseyişleriniz.

Gazeteler okunuyor, açılır kapanır pencerelerin işlevselliğiyle iyice çetrefilleşen bu dünyanın; her rastlantıda bize “Ne küçük değil mi?” diye sordurtan bu evrenin iki toprağı birbirine bağlamak gibi ulvî bir görevi îfa eden bu küçük, bu küçücük kara parçasında birileri kapıları kapatıyor.

Yalnızca içeriden açılabilen gizli oyunlar var akılların köşesinde. Ölüler istatistiğe dönüşeli beri her namuslu vatandaşın matematikle bir ilişkisi de… Sahi neydi Habil’i binler yıllık bir masumiyete ve Kâbil’i, lânetleyen dudakların ölümsüzlüğüne saklayan şey? Bir tek kişiydi yok olan oysa. Bir felaket kargasının rehberliğinde, bizim baskı kokulu gazetelerimizde onlarcasını görmeye alıştığımız tek bir ölüm.

Sayımın yapılmadığı vakitlerde kan toprağı lânete, güneşi kızıla boyama kudretine mâlik bir kutsaldı. Kutsallar çoğaldı ve insanoğlu semirsin, kemirsin; faydalansın, yok etsin diye dört bir yana dağıldı.

Kim demiş küçüktür insan zihni diye bilinmez ama koca bir belleğin, insanlık belleğinin en ücra köşelerinde çizgiler çekildi, topraklar paylaşıldı, eller havaya kalktı ve liderler kanı ört bas etsinler diye öfkelenmeye, gülmeye, kararlar almaya ve mesajlar vermeye mecbur edildiler.

İnsan büyüdü, dünya küçüldü. İnsan çoğaldı, huzur azaldı. Diriler sayıldı, insan biraz daha çoğaldı. Toprak üzerindekileri sıkmaya başladı, ölüler sayılmaya başlandı araziler yerine. Bir ölümün hakkıyla lânetlenmesi için rakamların artması gerekti. Ne kadar çok ölü  kalırsa bölme işleminin kalanlı çeşidinde; o kadar zafer sayıldı. Büyük adam olmak için büyük sayımlar, büyük kıyamlar lâzımdı. Bir küçük toprak parçasında dönüp duran lider formaları içeriden açılan kapılarda kumpaslar kurmaya başladı. Odalar kuruldu ve her şey gizlenmeye başladı karanlıkta. Bu ört bas edicilik korku ve ölümün çağrısıydı.

İnsanlar… siz ve ben… Partiler kurduk, gruplar oluşturduk, olmadık şeylere anlam yükledik;  söze, kumaşa ve toprağa and içtik. Sonra andımızı tekrarlayıp aklımızdan, bizden olmayanı lânetlemeye başladık. Hepimiz açılır-kapanır, çok işlevli pencerelerimizde kendi ölülerimize ağladık. Medya denen o çok işlevli kurum acılarımızı yaldızladı ve andımıza sâdık olmaya çağırıldık.

Birileri ölülere ağlarken birileri seviniyorsa öte tarafta, herkes kendi ahdi ve sınırında taze basılmış gazetelerde başkasının yok oluşunu görmeyi bekliyorsa barışı falan beklememeliyiz hiç birimiz.

Birileri bir kağıt parçasına para diyor ve öteki onun anlam yüklediği parşömen karşılığında kasalarının tozunu alıyorsa bu zihin kurmacasında hak, eşitlik, adâlet kelimelerine anlamsızca anlam yüklememeliyiz hiçbirimiz.

Birileri bir yerlerde binlerce çocuğu katlediyor, öteki, kalkıp matah bir rol üstlenmişçesine 3 mâsum çocuğu öldürüyorsa misilleme yapmak adına, 37 evet rakamsal değeri olabilirlik çizgisinde olan 37 cânı hayali bir çizginin ötesine birkaç adım attı diye yok edebiliyorsa ve buna rağmen günün en çok konuşulan konusu bir pop-starın vergisini hangi toprak parçasında ödediği ise hiç kimse o gazeteleri görmüyor demektir.

Birileri öfkeden yıkmak istiyorsa ortalığı ve kendi kanıyla boyuyorsa toprağı, düşmanıyla kurduğu kavgasında ölümüne dövüşüyorsa ve olan biten soyulmuş meyveler eşliğinde botoks reklamlarının ardından alkışlara, küfürlere, seyircilere sunuluyorsa; “Vatan Bölünmez” demek bu şova en yakışan final cümlesi olur biliyorum.

Siyasi bir yazı değil bu; ilgi çekici, medyatik ya da bir pencerede açılıp kapatılası. Bu sadece ölüleri sayanların geleneğinden gelen koca bir acının cılız iniltisi. Rakamlarla ölüp, çizgilerle yücelen insanlığın çok da hazin olmayan öyküsü de sayabilirsiniz elbet.

*Aliya İzzzetbegoviç

                                                                                                          

 

1 Yorum+ Yorum Ekle

  • Bir pencere açılıp kapatılası hale getirdiğimiz meselelerimiz ne çok hakikaten. Bir bağırımlık ; sadece talep edilen meselelerimiz. Özgürlük talep edilmez gidip alınır hani… Zalimi çokta etkilemeyen hareketlerimiz ne de çok… Zalimi etkiler boyuta ilerleyen hareketler ne de çabuk soğurulmakta devlet ve güçleri tarafından. Soğurmak mı? fiziksel birkavram bu kavramı bilinçli kullandım. Yani bu doğal bir şeymiş gibi algılanıyor bir doğa olayı gibi; devletin doğa kadar engellenemez gücü olduğunun bilincinde sanki herkes ? Zalimleri eleştirmek boş iş gibi gülünüp geçilen işer gibi halk için… “Soğurulan” ışık ; eklemlenen hareket ne de çok… Devlet işini iyi yapıyor! yada biz bir yerde yanlış yapıyoruz! Işıklarımızı “soğurmayı” iyi beceriyor devlet, hükümet, küresel güçler her neyse… Her nasılsa ezilenler için yapılan şarkılar(ağıtlar) eğlendirebiliyor bugün insanları. … “Soğuran devlet” algısını kırmak ve en önemlisi “soğurulmamak” için direnmek gerek… Firavun’ da Allah’ın ışığını “soğurduğu”(“tanrılaştığı”) için cehennemlik olmadı mı?

Yorum bırak