Şub
15
2011

Nasıl bir rüyanın ardından koşmaktayız? – Ümit Aktaş

Bir kalkınma-güç-iktidar açlığı içerisinde olan ve bir yandan da adaletsiz bir dünya sisteminin yerli mümessilleri ile boğuşan Müslümanlar açısından 70’li yıllar, dünya sisteminin çökmesi kadar İslamî hareketlerin de yükselmesi açısından bir şafak vakti gibidir. Gün doğmakta ve karanlıklar yok olmaktadır. Küfrün galebe çaldığı bir zillet dönemi nihayet sona ermekte ve “yazgısal döngü” tamamlanmaktadır.

İyi de, gözlerini sarsıcı bir şafağa açan Müslümanların rüyası nedir; nasıl bir dünyayı arzulamaktadırlar ve dahası nasıl bir dünya inşa etmek istemektedirler. Adil, barışçı, toplumcu, çevreye ve insana saygılı, insanları rekabetçiliğin cangıllarında boğuşan vahşi hayvanlara çevirmeyen, üretimin ve tüketimin insanların aslî ihtiyaçlarını karşılamaya dönük olarak dizayn edildiği, değerin salt maddî bir gösterge olmayıp, daha çok insanî gelişmişliğin göstergesi olduğu bir dünya mı; yoksa ağır sanayi, kalkınma, nükleer bomba ve gökyüzünü yırtan savaş uçakları mı? Maalesef kapitalizmle sürdürülecek sonu gelmeyen bir yarışma ve çatışma, yani teknolojik bir yenilmişlikten kurtulma üzerine kuruludur tüm tezler. Bir bağımsızlığın araçlar ve biçimsel göstergelerden öte, özerk bir toplum tarafından kurulabileceğine dair olan “asrı saadet” okumalarından akılda kalan yalnızca savaşlar ve fütuhattır. Asıl amaç iktidar ve düşmana galebe çalmak olunca, rüyalar da anlamlarını yitirecek (ya da yanlış yorumlanacak); bir kez iktidar ele geçirildiğinde, Hakikate doğru olan yürüyüş durdurularak, olgusal anlam ve siyasal gerçeklikle yetinilecektir. Fethedilen İktidarın mantığı ise kapitalizm tarafından kurgulanmıştır. Dolayısıyla sadece eyleyiciler değişmiş, ama sistem işlemesini sürdürmüştür: AVM’ler, gökdelenler, askeri alanlara yapılan yatırımlar, GSMH’ye endekslenen gelişmişlik endeksleri vb.
Özerk bir toplumun her şeyden önce kapitalizm tarafından yaratılmış olan bir üretim ve tüketim döngüsüne kullaşmaktan kurtulmakla başlayacağını unutan, kapitalizme karşı başka bir dünyanın imkânını ortaya koymak için cehd etmek yerine, kapitalizmle boy ölçüşmek ve onu yenmeyi Müslümanlar üzerinde bir vecibe olarak addeden bir başlangıç, rüyasını yanlış yorumlayan öncülere dair okumalarını da unutmuş ya da gözden çıkarmıştır. Allah sizden salt üre-t-menizi, ya da birilerini kurban kılmanızı dilemekte değil. Arzın üzerinde süregiden bu oyunların basitliğini anlamak için başınızı kaldırıp gökyüzüne bir kere bakmanız bile yeterli; elbet -Mevlâna’nın deyimiyle- “boynunuzda çıban yoksa”.
Kapitalizmin karşısında durmaya çalışan (Marxist) sosyalizm de, daha en başından kendi açmazlarını taşımaktadır içerisinde: Kendisi de kapitalist bir ürün olan proletaryaya dayanmakla, onu devrimci bir başlangıç noktası kılmakla ve toplumcu bir başlangıcın olmazsa olmazı olan dinî bir ahlâk ve imanı dışlamakla. Dolayısıyla sosyalizm daha bu iki temel sorunu çözemeden (çözmek için geç kalmış bir başlangıç yapmış olsa da), kapitalizmin saldırıları karşısında çökecektir. Çünkü o da sorunu bir kapitalizme galebe sorunu olarak ortaya koymuştur ve savaşımını tam da kapitalizmin en donanımlı olduğu bir alanda (üretim ve tüketimin artırılması, dolayısıyla özgürlük ve eşitliği bir refah toplumuna ve kalkınmışlığa tâbi kılmasıyla) vermeye çalışmıştır. Şeytanın gücü de zaten bu değil mi? Sizi kendi sahasına çektiği anda, savaşı da yitirmiş olursunuz.
Tarihi ve dünyayı Weber ya da Marx gibi değil de, Muhammed gibi okumaya çalışmayanlar, sonuçta güç ve iktidar ilişkilerinin bir parametresine dönüşmekten kurtulamayacaklardır. Yeryüzüne küfrün egemen olacağına dair ciddi bir endişe içerisinde olanlar, gerçekte kâinatın Rabbine ve onun rahman ve rahim oluşuna tam olarak iman etmemiş olanlardır. Zira tarihe egemen olan kapitalizmin “tunç yasaları” değil, Allah’ın bizleri de özgürleştiren yaratıcılığıdır. Kendisine tevessül edilen kurtarıcılar ise, kurtarılmayı bekleyenden daha uzun ömürlü değildir çünkü.
Dünyayı değiştirme azmi içerisinde olan herkes -her hareket- gençtir, hep hayatın başlangıcındadır; kalbinde sürekli olarak kendisini değiştirmenin ve dünyayı değiştirmeye çalışmanın heyecanını duymaktadır; devrimcidir ve Allah’a olan umudunu yitirmemiştir. Oysa iktidara kapılanan, meliklerin en mükemmel partnerleri olan muhafazakârlarla ölümcül bir ortaklık kuran her hareket yaşlanmakta ve daha şimdiden ölmeye başlamaktadır. Şüphesiz ki burunları hassasiyetini yitirmemiş veya leş yiyicilerle ünsiyet kesbetmemiş herkes bu kokuyu duymaktadır.
Dünyayı değiştirme aşkından kendisini kurtarmaya doğru olan bu evriliş, aslında örtük bir biçimde iddialarından ve ideallerinden vazgeçmenin de deklarasyonudur. Dünyadaki zulmü önlemeye çalışanlar, kendi evlerindeki zulmün bir tarafı olmaktan kurtulamadıkları sürece, hiçbir zaman ülkülerini de gerçekleştiremeyeceklerdir. Oysa Müslümanların, öncelikle atalarının dinini sürdürmekten başka kaygıları olmayan muhafazakârları o konformist uykularından uyandırmaları gerekmektedir; yoksa sırf bir iktidar uğruna kendilerini de onlarla benzeştirecek bir sığlıkta tüm özgürleşme çabalarını ve adalet umutlarını bir yana koymaları değil.
İslam dünyasının çeşitli noktalarında iktidara gelen Müslümanlar, bu iktidara gelişlerinin, kendi beceri ya da çabalarından ötürü olmadığını, aslında kapitalizm karşısında acze düşen insanlığa bir umut olarak bu iktidarların kendilerine bahşedildiğini, bu iktidarlara çağrıldıklarını; ama o iktidarlara tıpkı zalimler gibi kurulmak ve iktidar nimetleriyle nemalanmak için değil, bu kurtarıcı misyonu üstlenmek için orada bulunduklarının bilincini yitirdiklerinde, tıpkı selefleri gibi burunlarından tutularak tarihin çöplüğüne atılacaklarını asla unutmamalıdırlar. Arza halife kılınmak isteyenler, önce seleflerinin kaderlerini iyice irdelemelidirler.
(14.02.2011, Özgün Duruş)

Yorum bırak