Haz
19
2012

Mutlakçılık Açmazı ve Postmodernizm Yutturmacası


Tepkisellik, konjonktürün kölesi olmaya mahkûm. Duruşunu çağın tinine uydurmak daima. Ya da çağın tinine ayrıksı durmak için güçsüz, ucuz muhalefetlerin dünyasından dirayetsiz yeni dünyalar kurmak… İkisi arasında kayda değer bir fark görünmüyor. Her iki tavır da evrenselliğini,-varsa- orijinalitesini,daha baştan kendi içinde boğuyor,yok ediyor. Tepkisellik, serbestiyet zamanlarında belirsizliğin rüzgârında savrulup gidiyor. Paradigma muhkem olamayınca esasında paradigma nitelemesini bile hak etmiyor. Zamanda örselenmek istemeyen dünya görüşleri, özgünlüğü barındırmalı merkezinde. Ortaya çıkışı spontane olmalı; varlığı iç dinamiklerinden kaynaklanmalı. Hâl böyle olunca demokrasi ucu açık bir kaypaklığın; liberalizm ise sonu gelmeyen, biteviye sürüp giden körleşmelerin, savrulup gitmelerin, yalnızca bir parmak ucu dokunuşuna muhtaç kolaylıklı kapısını zorluyor; zorlanmadan yapıyor bunu. Post-modernizmin tehlikesi işte bu noktada giriyor devreye. Hakikatin tehlikeli boyutlara varan rölativizmi; hakikatsizliklerin dünyasından başka bir saha bırakmıyor. Hâl böyle iken dünya, devâsa bir oyuncakçı dükkânından farksız.

Mutlakçılık dayatmacı politikalarla mutlaklık vurgusunun içine âdilane olmayan zulüm politikaları karıştırırken; postmodernizm, kutsal biçimlerin renklendirdiği “çok-seslilik” vasatında “mutlak” olanın total reddi gibi bir hakkı kolaylıkla görebilmekte kendisinde. Hüseyin Nasr’ın ifadesiyle: “Kutsal biçimlerin çokluğu, bütün kutsal biçimlerin ve bu biçimlerin gerisinde olan kutsal bilimin dışlanması için bir mazeret olarak kullanılmıştır.” Huntington, siyasi teorinin pragmatik kullanımına hizmet eden medeniyet bunalımını örtme çabasıyla “biz ve onlar” diyordu. Gordimer, postmodernizmin özeti mahiyetindeki can alıcı soruyu soruyordu: “Ama şimdi biz kimiz, onlar kimler?”

Anlam arayışı için yola çıkmış insanın elinden kendi hakikatini ispat etme hakkı da (ç)alındığında koca bir anlamsızlıktan başka ne kalıyor geriye? Bu halde,dünyanın mütemadi deverânının anlamı ne? Müslümanların hakikat algılarını dışarıda bırakan, renkli ve “kozmopolit” bir karnaval havası sunan post-modernizm, aslında derin bir handikaba işaret ediyor. İnsanların yalnızca kendi olamadığı bir dünyada ilk adım daima es geçiliyor. Mutlaklığın anlamını yok eden rölativizmin hakikati massetmesi, gerçekliği yutması ve alaşağı etmesi; çoğulculuk ve çok seslilik yutturmacalarıyla iyice perdeleniyor. Kimsenin var olamadığı bir dünyada melez desenlerden ve iç içe girişlerden söz etmek-tüm iyi niyet ihtimallerine karşın- geçiştirilmiş bir boşluğu ve yamalı iliştirmelerle bağlanmış kopukluğu eklektik çabalarla ört bas etme çabası gibi görünüyor.

“Medeniyetler çatışması” eleştirisine girişen bütün kafalardan aynı ses çıkıyor. Huntington’ı eleştirenler onun tezi karşısında güçlü söylemler oluşturmak yerine Fukuyamacı zihniyetin sufle ettiği bir alana doğru sürükleniyor. Liberalizm,bu söylemlerde oldukça belirleyici oluyor. Gerek Fukuyama gerekse Huntington’ın tezleri Amerika’nın konjonktürel değişmelerle eş zamanlı pragmatist söylemleriyle aynı ölçüde çakışmakla beraber, Müslüman zihinlerin, farklılıkları vurgulayan ve ihtilaf noktalarını net bir şekilde ayıran söylemlerden, melezliğe övgüyü doğuracak süreçler bütününün hegemonik sosyalizasyonuna giden dönüşümünü gözler önüne sermesi bakımından çok şey söylüyor. “Hoşgörü” vurgusunu merkeze alan ve “Hepimiz Tanrı’nın kuluyuz.” gibi malumu ilam eden fakat kendisine bir zemin de edinemeyen nötr ve sığ söylemleri aşamayan medeniyetler diyaloğu ısrarcılığı, ihtilaf noktalarını dillendirmekten çekinen ve sadra şifa olmayacak çözüm önerileri getiren bir çizgiyi temsil ediyor. Bu söylemlerle öne çıkan hareketlerin, düzene eklemlenerek “mevzi savaşı”ndan öteye gidemeyen “pasif devrim”leri bu manada çok şey söylüyor. Medeniyetler diyaloğunu reddeden ve ılımlılığa set çeken söylemlerin, ödenmesi gereken bedeller ve aktiviteler bütününü beraberinde getirmesi bunda büyük ölçüde etkili. Asıl zorluk da burada başlıyor. Kaypak ve korkak söylemlere karşı geliştirilen,küfür ve İslam çizgisini net bir şekilde tefrik eden özgüvenli söylemler,zaman zaman rıza ve gönüllülük esasını hiçe sayan mutlakçı bir çizgiye evrilebiliyor. Bir yandan “Allah için” işlenen zulümler; diğer yandan İslam’dan kopuk fakat farklı usüller geliştirerek dinle bağıntısını sürdürenlerin yeni din tanımlarıyla Hakikat’e ve kendi nefislerine zulmedişleri…

Liberalizm için kalabalık sürüdür. Fakat paradoksal şekilde liberalizmin altını ısrarla çizdiği individualizm, iletişimsiz ve birbirine sağır, demoralize olmuş ve körleşmiş bir topluma işaret eder. Liberalizmin aşındırdığı bu tahribatlı toplum yapısında bireyler,”ortak bir monolog” tutturmuş kaba saba bir kalabalık resmi sergilemekte; bu sağlıksız kalabalığın gürültüsünden doğan sarhoşluğun verdiği duyarsızlaşma, tipik bir sürü panoraması sunmaktadır.

Ucu açık bir bireyciliğin sonu daima herkesleşmeye varır ve geriye başka da bir seçenek kalmaz. Modalar yola çıktıkları ilk zamanlarda marjinal fiiller, hâller olarak çıkar karşımıza. Fakat zamanla geniş kitlelerin tekeline girer. Zamanın kölesi insan… Kendini akıp giden zamana koyuveren acaip yaratık. Bu, şaşırtıcı derecede mânidar değil mi? Alışmak, bir şeylere…Bu aynı zamanda insanca. İnsanca oluşu onu meşrulaştırmasa da. Hakikat marjinal kalabiliyor bazen. Ah, moda denen illet. Adına moda denen tek dişli muktedir. Dahası düşünsel modalarda. Şekilsel öğeler düşüncelerden önemli izler taşısa da dünya görüşleri daha temel,daha mühim. Düşünceleri modayla çalınmış topluluklar daha acınası…

Postmodernizmin özgürlük ortamında ise özgün olan her şey silinip gidiyordu ve demokrasi, liberalizm gibi ideolojiler radikalleri ılımlılaştıran bir neden sonuç ilgisini kendiliğinden barındırıyordu içinde.  “Dayatmama”yı dayatmayı biricik şiar edinen ve bu yönüyle mutlaklığın anlamını yok eden bu ortamda kendisine sığınak bulan hastalıklı ve “buna da şükür”cü bir İslamcılık anlayışı gelişti.(Gerçi buna İslamcılık demek ne kadar doğru olur bilemiyorum,Protestanlığa halis muhlis Hıristiyanlık denemeyeceği gibi.) Dinin sahasını terk etmemekle beraber sahih İslam kategorisine de alamayacağımız yeni din tanımlarıyla bel’am kılıklı adamlar türedi.  Liberalizmin kaypaklığı, postmodernizmin şeffaflığı bir sosyalizasyon süreci ile İslamcı zihinleri de etkiledi. Cihadı, içinde hayat gizleyen kısası ve had cezalarını hümanist ve çağcı usullerle lanetleyen çağcı zihinlere yaranma telaşıyla, feleği müsait olduğu halde ezilip büzülen Müslümanlar oportünistçe manivela yöntemleri geliştirdi. Bazı (İslamcı) Müslümanlar da muhafazakârlık eleştirisine girişirken zaman zaman dindarlığı da hafife alan ve muhafazakarlık kategorisine sığdıran bir yol izledi. Çözüm,tersinden bir okumayla, “Hepimiz Müslüman kardeşleriz.” klasiğinde bir uyum şarkısı tutturmak da değildi elbette. Çünkü ihtilaf, tekâmüle iteler. Sıffin savaşını ve İslami devirdeki diğer birtakım kült ihtilafları anakronik değerlendirmelerin sığlığında işleyen tarihselci görüşlerin tutarsızlığı da ayrı bir tartışma konusu.

Modernizme tepkisini birtakım tekfirci, öfkeli ve refleksif aşırılıklarla ortaya koyan izansız zihniyetin püritenliğinden postmodernizmin özgürlük ve demokrasi ortamına (d)evrilen Müslümanlar nedense postmodern politikalara angaje olmakta pek zorluk çekmedi. İslamcılık konformizmin sahasına çekilince bütün mesele çözülmüştü nasıl olsa! Çokkültürlülüğü dayatan örtük bir konformizmdi bu.

Fransız İhtilali’nin, modern ve postmodern dönemlerde gelenek ve din gibi arkaik addedilen unsurları aşındırmasına karşı, temelde tepkisel bir duruşu ifade eden muhafazakârlık anlayışı ortaya çıktı. (Gelenek ve din’i eşgüdümleyen zihniyeti doğuran süreçler bütünü modernizmin tarihi geçmişinde aranabilir.) Liberalizmin kültürel dokuyu aşındırmasına tepkiyle ve gelenek taraftarlığıyla tarih sahnesine çıkan muhafazakârların zuhuru, İslam’ın ve Müslümanların tecrübesi olarak doğmuş değildi. Muhafazakârlık, İslam’a sonradan eklemlenmiş olup; İslam, sosyal bilimlere ve özelde din bilimlerine araştırma nesnesi yapılmak için ve daha bir dizi art niyetle muhafazakârlık kalıbına sığıştırıldı. Muhafazakâr zihniyete muvafık fikirlere sıkı sıkıya bağlanan Müslümanlar bu kavramın İslam’la özdeşleşmesine ve bir arada terennümüne ön ayak oldu. (Fakat İslam dünyasında yeniliklere verilen tepkiler itibariyle Selefi refleksler, Hıristiyanlığın muhafazakârlık tecrübesi ile mukayese edilebilir.) Böylece sahih din, çift taraflı bir kuşatmaya maruz kaldı.

Bir fikre sıkı sıkıya bağlanmayı(Ortodoksluk) istihzai bir bakışla değerlendiren zihinler türeten post modern düzenek, İslamcılığı, semantik geçmişi 20. yy’ın başlarına dayanan ve bambaşka bir dini grubun paradigmasını yansıtan fundamentalizm yaftasına mahkûm etti. Böylece sahih din, çift taraflı bir kuşatmaya maruz kaldı. Batılıların fundamentalist dediği bazı “ihyacı” yapılanmalar İslam’ı hakim kılmayı zulme dönüştürmenin imtihanını verdiler. Mevdudi, siyasi paradigmanın mütehakkim olamadan devirmeye endeksli devrimlere dayandırılmasının, daimi bir değişimin istikbaline ölümcül tesirlerinden söz eder, ardından bunu İslam özelinde, metodoloji sunumu eşliğinde değerlendirerek şöyle der: ”Hem araçlar hem amaçlar temiz, kontrol edilebilir ve çoğunluğun mutabakatına dayalı olmalıdır ki sağlıklı, huzurlu ve barışçı bir İslami düzen ortaya çıkabilsin.”

İslam’ı zulme dönüştüren  (hümanizmin gölgesinde tanımlanmış bir zulümden değil, ilahi aklın tanıladığı, adalet mefhumunun muhalifi olan zulümden söz ediyorum) ve onu İslamlıktan çıkararak hakikatine olan güveni sarsıcı kaygan politikaların belirsizliğine mahkûm eden her iki zihniyet de, huzurunda haşr-i neşr edileceğimiz Rabb’i hatırlamanın vecdiyle yüzünü hakikat olanın tarafına dönme hakkâniyetini göstermeli. Aksi halde imtihanın tüm meyvesi ve şişkin görünen bütün birikimler sonuçsuz birtakım debelenmelerden ibaret kalacak ve “habtu’l a’mal”(amellerin boşa gitmesi) kaçınılmaz olacak.

 

 

 

 

1 Yorum+ Yorum Ekle

  • tuğba hanım bu yazınızın ele aldığı mesele ile ilgili bir çalışma yapmayı düşünüyorum, fikrinizi alabilmem için mail adresinizi vermeniz mümkün mü acaba?
    cengaversaki@hotmail.com

Yorum bırak