Metropol İnsanlarının “Küçük Şey”lerine Dair Anlaşılmazlıklar – Nazlı Nesibe Kılıçoğlu

Şimdi sana hangi gerçeği fısıldayacağımdan haberdar değilim. Bilmiyorum. İnsana dair söylenmemesi gereken ne varsa söyleyeceğim belki. Fark etmiyorum. Benim “bir cenaze kalkarken yağan yağmurun bir hükümet darbesinden sonra yağan yağmurdan” farkı nedir, söyleme cesaretini kendinde bulacak bir ruhum kalmadı. Seçip de söyleyeceğim kelimelerin en sonundayım. Tozlu bir konferans salonunun boşluğunda hiç kimseye yapılan bir programdaymışçasına konuşacağım. Ciddi ve cesur. Doğru ya da yanlış. Ancak gerçek ve samimi.

Soğuk güvenlik kulübelerinin içine girerek eli sakatlanmış adamlara geçmiş olsun dilerken yeni bir günde buldum kendimi.  Düşüncelerimden arta kalanları toplayan mutsuz çöpçüyü durdurup “bayım, gün aydın” dedim. Düşüncelerimin aslına ulaşmışçasına aynı şekilde cevap vermişti. Tebessümü fazlasıydı. Onu da ben kendi yüreğime süpürdüm hüzün niyetine. Gün çoktan aydınlanmıştı çünkü. Oysa ben gece yarılarını uyanık geçirmedim hiç. Yeni bir günün farkında olmadım. Bir günün yeni bir güne döngüsünü rüyalarımda olsun görmedim. Hayır, böyle dememeliyim. Rüyalarım en gerçekçi hatıralarımdır benim. Bu yüzden kimse bana, nerede başlarsak başlayalım hep aynı yerine geldiğimiz yuvarlak bir yolun içinde delicesine dönen akrebin döndükçe insanı zehirleyen gidişatından bahsetmesin. Simitçi bana zamansız “abicim” der çünkü. Kuşlar bir balkondan diğer bir balkona zamansızca düşer. Bir şiir fısıldayacak olsam daralan ruhumla birlikte, kol saatime bakmam çünkü. Bir dakikada on soru çözemem ancak bir dakikada birçok kez düşünebilirim, birçok kez düşebilirim. Eğer düşünmek para kazandırsaydı, şüphesiz en zengini(!) ben olurdum dünyanın. Yine de en zenginiyim kendi hayatımın. Çünkü zamanla ölçülecek bir mesafem kalmadı artık hayata karşı. Bu yüzden karanlığın en koyusunda fecre en yakın zaman ilan ediyorum kendimi. Birçok şair gibi. Bu yüzden yürüdükçe bitmiyor okul yolu. Oysa saydım bir koridorun yüz kırk beş adım olduğunu. Bir öğrencinin iki tur attığı okul bahçesinde dakikada doksan dört adım attığını da saydım. Boş uğraşların ustası olduğum bahanesiyle işimi kolaylaştırmak adına adımsayar verdiler elime. Önemi yok. Öğrenicilere bakınca talep edeni göremediğim için üzüldüm. Sarıldım defterlerimin sayfalarına. Yalnız ve ayaklanmaya hazır kelimelerim belki benden önce biliyorlardı hangi felaketin neyin habercisi olduğunu. Üzerlerine titreyip ağlasam da kelimelerimin, mürekkebin akmayışının bana ilettiklerine üzüldüm. Onların bu kadar gerçek olmasına…

Mesela kelimeler bir eylülün nasıl gelmediğini daha iyi anlatabilirlerdi insana. Bir insanın bir insana yettiği zamanlar olur bazen. O zamanların eylülle birlikte insanı nasıl terk ettiğini tüm doğrularıyla açıklayabilirlerdi. Bir eylül nasıl düşerdi sararmış bir yaprak gibi küflenmiş takvimlerin dallarından. Işıltılı şehirlerin pas tutan sokaklarında yağmur benliğinden nasıl sıyrılırdı. Çok bahçıvanlı evlerin yeni biçilmiş çimleri nasıl plastik kokardı suyla buluşunca. Kelimeler her şeyi konuşmanın basitliğinden geçirdikten sonra ustaca anlatıp ikna edebilirdi tüm insanları. İkna edebilirdi dünyada yeşilin hâkim olduğu tek bir metrekare alanın kalmadığına. İnandırdılar beni, içimde bir şeylerin eksik olduğuna. Bu yüzden diyorum, keşke mümkünü olsa da sarılsam umutlarıma. Göz kırptıktan sonra açılan göz kapaklarımın ardındaki, her seferinde farklı bir dünya olmasa. Değişmese. Burçlarımı anlam heybemin içine sıkıştırıp genişletsem içimi. Firavundan umut beklerken, kaybolmuş bir elçinin unutulmuş kelimeleri sarsa beni. Kolaylaşsa işim: dilimdeki düğüm çözülse de anlasalar beni.

Çöp kutusunun gölgesinde iki büklüm aç bir gövdenin gelip geçenlere çekingen bakışları… Camdan tanrıların soğuk ve yumuşak karınlarının önünde diz çökmüş hissiz tartışmaların dumanlı kafaları… Ayakta durmakta bile zorlanan, adımını attıkça kaldırımların eriyip içine kattıkları ben… Hangimiz daha az günahkâr? Ey, “kanıtlarını ve imzalarını göstermeyi unutma, bundan gayrısı boşluktur dünyada” diyen bir çift dudak. Hangi çıkmaz sokakta neler söylemektesin şimdi? Kaybolan burçlarımı arama çabasının tenha girişiminde azar azar ölmekteyim ben. Güneşlerin serin, kırmızıların masum olamadığı bu yer küresinde ıslatmaktayım gözyaşlarımla maviyi. Unuttum bu perşembe bana armağan edilen ayetlerden kendi payıma düşeni. Ancak sonsuza uzanan bir bahçe hayal ederek mikrofonumun tozunu yuttuğumda son şiirimi fısıldamaktaydım ağır metalin çizdiği gökyüzünün acıyan yaralarına:

siz

sürekli nisan yağmurlarıyla hatırlanan

kuşların kanatlarındaki beyazlığa ilk adım

siz geç kalınmış bir dönemin çocukları

yağmurda bile ıslanmayan mahmur dünyalılar

Zihnimi alt üst eden, on altı yaşımdaki hafızamı buruşturanların “küçük şey”ler olduğunu biliyorum ancak son bir şey söylememe müsaade etmeni istiyorum:

Asla gitmeme izin verme.

Etiket(ler): .Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir yanıt yazın