Nis
20
2020

M. Kürşat Atalar: İnsanlık, kendi iradesiyle ne olmak istiyorsa o olacaktır!

Coronavirüs salgınının derinleştirdiği düşünsel tartışmalar çerçevesinde yürüttüğümüz soruşturmamızın ilkinde yazar M. Kürşat Atalar’ın değerlendirmelerini ilginize sunuyoruz.

Sorular:

-Coronavirüs salgını tahakküm biçimlerine, otoriterliğe ilişkin tartışmaları körükledi. Dijital imkânların, takip sistemlerinin siyasal geleceğe dâir tesirlerini ele alan aktif bir düşünsel atmosferi soluyoruz. Bütün bu toplamla ilgili kanaatleriniz nedir? Daha ürkütücü bir geleceğe mi ilerliyoruz?

-Bu tartışma dâhilinde yapay zekânın, robotik araçların eliyle insanlık için başka ve farklı bir geleceğin inşa olunduğu iddialarına İslam düşüncesinden neşet eden bir karşılama var mı?

Cevap: Mevzuyu ‘dijital imkânlar’ meselesi olarak değil de, genel manada ‘imkânlar’ meselesi olarak görmenin daha doğru olacağı kanaatindeyim. Yani insanoğlu, eline bir yeni ‘imkân’ geçerse, onu amaçları yönünde kullanmak ister. Bu tarihin her döneminde böyle olmuştur. Mesela ok ve kılıçla savaşırken, elinize top ve tüfek ‘imkân’ı geçerse, genel manada insanoğlu, oku ve kılıcı bırakıp top ve tüfeği kullanmayı seçer. Bu, o aracın, amaca ulaştırma bakımından daha ‘imkânlı’ olmasındandır. Ama tabii ki “tüfek icad olunca, mertlik de bozulur!” Bu da ayrı bir konudur. Mesela, ‘nükleer’ güce ulaştığınızda, artık ‘mertlik’ denilen kavramın ‘m’sinden bile bahsedemezsiniz, etseniz de çok bir anlamı olmaz! Fakat tabii burada ‘kullanıcı’nın önemli olduğuna dikkat edilmeli. Araç ve amaç arasında doğrudan ilişki görenler, genellikle kendilerini ‘ahlak’ standartlarıyla sınırlandırırlar, ama bu ilişkiyi ‘gerekli’ görmeyenler için aynı şeyi söyleyemiyoruz. Genel manada insanlık tarihine baktığımızda da, insanın bu ‘kötücül’ yanının öne çıktığını söyleyebiliriz. Durum, çağdaş dönemde de çok farklı değildir. Yani demem o ki, eğer insanoğlu, ‘dijital imkânları amaca ulaşma bakımından daha ‘işlevsel’ görürse, bunu kullanır. Hangi insanoğlu? Tabii ki ‘ilkesel’ düşünmeyenler. Eğer bu imkân, özü itibarıyla ‘otoriterliği’ besleyen bir şeyse, ‘ilkesel’ davranan insanlar bunu kullanmazlar ya da kullanmak istemezler. Fakat gerçekçi olacak isek hâlihazırda ‘imkânlar’ yönünden dünyanın diğer bölgelerine göre daha avantajlı durumda olan Batı ülkelerinin, bu durumu, ‘siyasal fayda’ya çevirmeyip, insanlığın hayrına kullanacağını beklemek de safdillik olur. Coronavirüs salgını bağlamında yapılan tartışmalara baktığımızda ise, bu ‘imkânların muhtemel etkilerinin abartıldığını görürüz. Kanımca burada ‘fütürist’ kaprisler etkili oluyor. Fütürizmin makul dozajı, beyin fırtınası yapmak anlamında yararlı olabilir ama insanoğlunun ‘abartı’ diye bir hastalığı olduğu da unutulmamalı! Genellikle de her ‘yeni’ gelişmede bu türden hastalıklar nüksederler. Coronavirüs salgını da bu türden bir yeni gelişme ve bendeniz burada da benzer türde bir durum görüyorum. Bazıları diyorlar ki: “Dünya artık eski dünya olmayacak!” Bu sözle farklı kesimler farklı şeyler kast ediyorlar. Örneğin, kimi ‘uyanık’ siyasetçiler, aç tavuk misali, kendilerini darı ambarında görüyorlar ve krizi fırsata çevirmeye çalışıyorlar! Daha ‘akademik’ takılanlar ise, teknolojinin geldiği noktayı referans göstererek, daha önce ‘hayal’ olarak görülen kimi gelişmelerin ‘normalleşeceği’ tahmininde bulunuyorlar. Bendeniz ise, bu gibi durumlarda, ‘itidal’li olunması gerektiğini düşünüyorum. Burada da şu gerekçelere dayanıyorum: Evvela, inancımız gereği, insan ‘iradesi’ üzerine kesin bir sınırlama getirilemez. Zira o zaman ‘imtihan dünyası’nın anlamı kalmaz! İnsanlık, bu konuyu, daha önce, ‘nükleer güç’ hususunda tecrübe etmiştir ve sonuç bellidir. İddia edildiği gibi, nükleer güç insanoğlunun sonunu getir(e)memiştir. Buna insanoğlunun korkuları mı neden oldu, yoksa Kâdir-i Mutlak’ın iradesi mi? Dileyen dilediği gibi cevap versin! Ama sonuç değişmiyor. Yani korkulan olmadı ve nükleer güç dolayısıyla insanlık tarih sahnesinden silinmedi. Bence kıyamete kadar insanoğlu hangi ‘imkân’a kavuşursa kavuşsun, bu gerçek değişmeyecektir. Belki ‘belirli süreler için’ Orwell’in Büyük Birader’inin tahayyül ettiği şey vuku bulabilir, ama bu ilânihaye devam edemez. Dolayısıyla bendeniz “insana güveniyorum.” Tabii bunu Batılı bir jargonla söylemiyorum; inandığım Allah bunun böyle olduğunu söylüyor kanımca. Nerede? Elbette Kitab-ı Mübin’inde. Yani benim Kur’an’dan anladığım bu. Dolayısıyla Harari gibi kimi fütüristlerin çizdiği gelecek senaryolarının, en azından onların iddia ettiği gibi gerçekleşemeyeceği kanaatindeyim. Bir de şu var: Tarih, genel olarak, fütürist senaryolarda çizildiğinden daha yavaş akar. Örnek olarak, bir zamanlar çok popüler olan Uzay 1999 dizisini gösterebilirim. Bilenler bilir, 1970’li yıllarda çekilen bu dizide öngörülenlerin onda (belki de yüzde) biri dahi 2020 dünyasında hala gerçekleşmemiştir! Fakat Jules Verne’nin kimi tahminlerinin de tuttuğunu görüyoruz! Burada ‘itidal’i elden bırakmadan (fakat fazla da “uçup kaçmadan”) bir değerlendirme yapmak bana en doğrusu gibi geliyor. Geleceğin nasıl olabileceği sorusuna gelince, buna da şu genel cevabı vermekle yetineyim: Bence burada belirleyici olan yine ‘iradesiz’ unsurlardan ziyade ‘irade sahibi’ insanoğlu olacaktır. Yani insanlık, kendi iradesiyle ne olmak istiyorsa o olacaktır! Yapay zekâ, robot vs. insan iradesi üzerinde asla kalıcı bir tahakküm kuramaz. Belki Batılı bir zihniyetle düşünenler bunu mümkün görebilir, ama ‘Müslümanca’ düşünen bir zihin için bu ‘imkânsız’ bir şeydir!

Bunu biraz açayım: Batılı bir zihniyetin ‘kıyamet’ senaryolarına baktığımızda ne görüyoruz? Evet, bir Kıyamet (Hereafter) veya Jugdement Day (Hesap Günü) gelebiliyor. Ama nasıl? Ya bir küresel çapta nükleer savaş sonucu insanlık tümden yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor, ya çevre kirliliği nedeniyle dünya yaşanamaz bir yere dönüşüyor ya da kimi ultra-bilimsel çalışmalar nedeniyle insanoğlu başka gezegenlerde yeni yaşam alanları arıyor! Dikkat edilirse, bu tür senaryoların hepsinde ‘Son’, insanoğlunun yapmış olduğu bir hatanın sonucu olarak geliyor. Ama hiçbirinde Tanrısal İrade nedeniyle bir ‘son’ öngörülmüyor. Yani bu senaryolarda ‘ahlaki’ gerekçe yoktur. Son coronavirüs salgını vesilesiyle yapılan tartışmalara bakınız, benzer bir şeyi burada da görürsünüz. İnsan iradesi ve bilgisiyle üretilmiş yapay zekâ, robot vs. insan iradesine tahakküm kurabiliyor! Fakat dinlerde durum bundan farklıdır. Dinlere göre, Kıyamet Günü, insanoğlunun yaratılmasıyla birlikte ‘belirlenmiş’ bir gündür. Sadece, insan yaşarken bunu bilemiyor. Ve bu günün hangi toplumlar üzerine kopacağına dair de çok net bir şey söylemek mümkün değildir. Yani Kıyamet kâfirler üzerine mi kopacak, müminler üzerine mi? Yahut da Kıyamet koptuğunda yeryüzünde tek bir mümin bile kalmayacak mı? Bu husus net olmamakla birlikte, âlimlerin çoğu, Kıyamet’in kâfirler üzerine kopacağı kanısındadırlar. Dikkat ediniz, buradaki mantık önemlidir: Eğer Kıyamet kopmadan önce yeryüzünde bir tane bile Müslüman kalmamışsa, bu dünyanın varlığının da anlamı kalmamaktadır! Yani ‘irade’ yok olduğunda, dünya da yok olmaktadır. Diğer ihtimal de benzer bir gerekçeye dayanır: Eğer Kıyamet kopmadan önce yeryüzünde tek bir kâfir dahi kalmayacaksa, o zaman bu ‘imtihan alanı’nın hikmet-i vücudu da ortadan kalkmış demektir!

Sözün özü; ‘insan’ın olduğu yerde, ‘irade’ vardır; iradenin olduğu yerde ise ‘yapay’ olan hiçbir şey kalıcı olamaz! Bu yüzden, bendeniz, coronavirüs bağlamında yapılan tartışmalarda çizilen karanlık tablolara çok inanmıyorum. Bunların çoğunu abartı olarak görüyorum. Bana göre, kriz aşıldığında, dünya büyük ölçüde yine eski haline dönecektir. Yani iradeleriyle zulmetmek isteyenler yine bunu yapmaya devam edecekler, iradeleriyle zulme karşı çıkanlar da yine zulme karşı çıkmayı sürdüreceklerdir. Zulmün araçları belki biraz daha çeşitli ve güçlü olabilir, fakat Rahman ve Rahim olan da iradesiyle bu zulme karşı çıkanlara merhametini herhalde esirgemeyecektir! Öyle veya böyle, akıbet mü’minlerindir!

Yorum bırak