May
8
2012

İstanbul İslamcılığı düşerken

Türkiye’de sosyo-politik olarak her zaman önemli bir imkâna ve toplum nezdinde vahyi referansları hasebiyle diğer siyasal ideolojilerin kolay kolay sahip olamayacağı bir meşruiyete sahip bulunan İslamcılık, son yıllarda hızlı bir erime süreci yaşıyorsa, bu sorun üzerinde ciddi ciddi tartışmak gerektiği kanaatindeyim.

İslami uyanış sürecinden uyuşma sürecine doğru gerilemenin nedenleri nelerdir? İslamcılık neden siyasal bir direnişe dönüşememiş de kültürel cemaatleşmeye razı olmuştur? İslami kimlik, tevhidi duruş, Müslümanca tavır gibi ifadeler neden giderek altı boşalan romantik ve karşılıksız ifadelere dönüşmektedir?

Sorular çoğalabilir ama sorun bellidir: Ana akım İslamcılık –ki tarihsel süreçte bu daha çok İstanbul merkezli gelişmiş, şehirli ve daha çok orta sınıf bir tabana yaslanan ve İstanbul İslamcılığı olarak tanımlayabileceğimiz bir akımdır- neden zayıflamakta, istikametini kaybetmekte ve bir girdapta dibe doğru döne döne ilerlemektedir?

28 Şubat sürecinin bu noktada bir kırılma anı olduğunu belirtebiliriz. Bu süreçte İslamcılığın, iddia edilenin aksine, siyasallaşamadığı, devlet iktidarına karşısında siyasal bir harekete dönüşemediği, uyanış sürecine öncülük edecek bir misyonun gereğini yerine getirecek kapasiteyi taşımadığını acı tecrübelerle öğrendik.

İslamcılık, bu sürece kadar yaşadığı topluma paralel bir hayat tasavvur etmiş, toplumdan kopardığı tekilleri kendi cemaatsel gettolarına dâhil ederek çoğalmanın ve böylece toplumsal bir dönüşümün gerçekleştirilebileceğinin mümkün olduğuna inanmıştı Bu yüzünü topluma dönüp de onun gerçekliğini ve mahiyetini layıkıyla göremeyen bir hale işaret ediyordu.

28 Şubat İslamcılığın gözünü açıp, kendisiyle, yaşadığı toplumla, yerel ve küresel iktidar gerçeğiyle yüzleşme fırsatı sundu. Lakin bu süreçten doğru derslerin çıkarılmış mıdır? Zannetmiyorum.

Akabinde gelen AK Parti süreci de yine İslamcılık için önemli bir imkândı… Kendisinden görünen ama gerçekte öyle olmayan bu siyasal partiye ve bugün itibariyle iktidara, kısa vadeli pragmatizmle değil de orta ve uzun vadeli siyasal bir basiretle yaklaşılsaydı, adalet temelinde sağlıklı ve net bir İslami muhalefet sergilemenin gerekliliği de görülebilecekti. Lakin 28 Şubat’taki yanlış dersten, AK Parti sürecinde doğru bir sonuç çıkarmak da ne kadar mümkün olabilirdi?

Geldiğimiz nokta ortadadır: İstanbul İslamcılığı, AK Parti siyasalı içinde imkânları genişledikçe topluma yabancılaşan ve medyatik görünürlüğü arttıkça kendinde olmayan bir gücü vehmeden radikal cemaatlere dönüşmektedir.

Rüştünü topluma değil, iktidarın yeni dindar-muhafazakâr seçkinlerine ispat etme kaygısıyla hareket ederken, kendi potansiyelini heba etmekte, konjonktörün sunduklarının neyin karşılığı olduğunu unutmuş vaziyette bir çıkmaza doğru ilerlemektedir.

Kemalizmle mücadeleyi salt Kemalistlerle mücadeleye indirgemiş, devlet iktidarının bürokratik mahiyetini ve kendisini yeniden üretme kapasitesini göremeyerek tarihin hep soğuk savaş dönemindeki gibi akıp gideceğini vehmetmiş ve bu yüzden de yükselen yeni iktidarın temel parametrelerini ve dinamiklerini analiz edemeyecek kadar şaşkına dönmüş, kendisinin hiçbir dahli olmadığı bu değişim-dönüşüm sürecinin kendi lehine sonuçları olacağı umuduna bel bağladığı oranda toplumdan uzaklaşmış İstanbul İslamcılığı, elbette bugün iktidarın gücünden kendine de pay çıkardığı için yaşadığı krizin de, düşüşün de farkında değildir. 

Yaşanan her yerel, bölgesel ve uluslar arası gelişme, kritik her süreç, kanaat önderlerinin siyasal basiretsizliğini gözler önüne sererken, kıt kanaat oluşmuş tüm birikim de Ankara sarayındaki iktidar kavgasında yeni iktidar lehine tüketilmektedir.

Tüm stratejisini AK Parti-Gülen Cemaati arasındaki çatlaktan sızıp güç ve prestij devşirerek, söz sahibi olmaya kilitlemiş bulunan İstanbul İslamcılığı, Ankara nezdinde akredite olduğu oranda kendini kaybetmeye de mahkum ettiğini maalesef görememekte, bu doğrultudaki samimi her türlü uyarıyı ise “AK Parti karşıtlığı” ile mahkum etmektedir. Herhalde AK Parti karşıtlığından sakına sakına hükümetin sivil aparatlarına dönüştüklerini kimsenin fark etmediğini zannediyor olmalılar… Oysa tablo gerçekten ibret verici!

Unutmamak gerekir ki, Allah günleri aramızda dolaştırıp durmaktadır. Güç sonsuz, iktidar da baki değildir. Gücü iktidara yaslanarak bulanlar, o gücün koltuklarla birlikte devrileceğini nasıl unutabilmektedir?

Evet, İstanbul İslamcılığı kendi kendini bitirmektedir.

Ama bu İslamcılığın biteceği anlamına da gelmemektedir.

Çünkü yüzünü saraya dönmeyen, güç yanılsamasına düşmeyen ve şahitlik misyonunu iktidar noterliği olarak algılamayan bir İslamcılığın mümkün olduğuna inananlar, topluma bir kıstas sunmaktadır.

Gücünü ilkelerinden, söyleminden, bağımsız siyasal mücadelesinden ve kamusal direniş alanlarından alan bu yeni İslamcı hareketler, İstanbul düştükten sonra da kendi ayakları üzerinde durmaya ve vahyin aydınlığında yürüyüşlerine devam edeceklerdir.

BEYTULLAH EMRAH ÖNCE

PLATFORM HABER

 

 

 

Yazar Hakkında:

13 Yorumlar+ Yorum Ekle

  • Notlar…
    Galiba solun tarihini yaşıyor İslamcılık oyunu oynayanlar.
    Kişisel mevzuları ideolojik mevzular olarak sunma durumu bu.
    İstanbul düşüyor Tokat ve Sakarya mı yükseliyor? Kaç kişiyi ikna edebiliyoruz? Her toplantıya bakıyorum aynı yüzler, bir elin parmakları kadar.. (Dünyada da böyle. Müslümanlığa İhtida eden sayısı diğer dinlere göre çok az. Demem o ki hep çizginin beri tarafında mücadele yürütmek hımbıllığın bir başka göstergesi) toplumdan uzaklaşmışlığı başka bir biçimde düşünsek ne güzel olur..
    Kamusal direniş gören varsa beri gelsin, diyeceğim ama ayıp olacak varsın olsun. Ne demek istediğimi kısmen anlamak için başkasına müracaat edeceğim: http://www.gunzileli.com/2012/04/27/kapitalizm-devrim-2/
    20- 25 yıl sonra imalı konuşma devri de biter tıpkı bugünlerde yaşanan 1 Mayıs1977 muhabettleri gibi..
    bağımsız siyasal mücadele nedir? Siyasi mücadele her zaman bağımlıdır. Ve daima iki şey arasındadır…
    Sunulan kıstas nedir, tefsir edilsin biraz…
    sahi orta sınıftan olmayan var mı bu yazıyı okuyanlardan? Varsa beni mazur görsün
    Güç nedir? İlkeler nedir? Söylem nedir?
    Yeni İslamcı hareketler varsa tanımamakla büyük günah işlediğimi düşündüm.
    vesaire, vesaire….
    selamlar..

  • Sola benzeme meselesi doğru bir teşhis, fakat burada sorun “sola öykünme” ile suçlananların aslında solun yıllardır bu ülkedeki sekterliğini ve kendi dışındaki grupları mahkum etmesi hastalığını aşmaya çalışıyor olması. Dolayısıyla sola öykünenler aslında türkiye’deki sol grupların İslamcı bir kopyasına dönüşmemek için gösterdiği gayretin ve 28 şubat’tan bugüne yaşanan derinleşen krizi tartışmaya açma çabasının “geçmişe sövme” ya da “itirafçılık” vb. yaftalamalara maruz bırakılarak mahkum edilmek istenmesi.

    İstanbul İslamcılığı düşerken söylerken Tokat ve Sakarya’daki İslamcı hareketlerin tahterevallinin diğer ucunda yükseldiğini söylemiş olmuyorum. Düşen İslamcılıksa hep birlikte düşüyoruz, bunun farkındayız. Ama biz kaç yıldır en azından o bir elin parmakları kadar kalmışlığı dert ediniyoruz ve krizi teşhis ve tahlil ederek birlikte bir çıkış aramayı teklif ediyoruz. Peki çabamız bir sonuç verdi mi? Kendi yerel ekseninde evet belki ama toplamda maalesef. Bunun da müsebbibi biz olmak istemiyoruz. Evet, bu noktada mücadeleyi toplumsallaştırmak adına tüm gücümüzle çabalamaktan bir an geri durmuyoruz. Yani ortada gerçekten bir kuyu var ve biz düşmemek için çabaladıkça hep birlikte o kuyunun dibine doğru çekiliyoruz. Ve galiba tamamen dibini bulmadan da çıkmak gerektiğimiz fark edilmeyecek. İşte biz de o dibe vurduğumuzda tekrar ayakta kalacak takatimiz kalsın diye didiniyoruz.

    Diğer sorulara da kısaca değineyim. Bağımsızlık deyince öyle “tam bağımsız” filan gibi bir şeyi deği mevcut siyasal iktidardan bağımsız durmayı kast ediyorum.

    Kıstas meselesi ise tüm İslamcılığın tek tip bir davranış sergilemediğini göstermek açısından değerlendirilebilir. Biz de İslamcılığın içindeyiz, İstanbul İslamcılığı da. Fakat aynı tarihsel koşullarda, aynı siyasal atmosferde olaylara aynı tepkileri göstermiyoruz, aynı yorumları yapmıyoruz, aynı hareket tarzını geliştirmiyoruz. İnsanlar bunları birbiriyle kıyas etmek istediğinde ellerinde karşılaştırma yapma imkanı bulabilirler. Tabi bunu tam tersi biçimde yapıp bizi de mahkum edebilirler…

    Evet, orta sınıfta olduğumuzun farkındayız ama biz bu kalıbı kırmak gerektiğinin farkındayız, nasıl yapabileceğimize kafa yoruyor ve kendimizi yenilememiz gerektiğini de düşünüyoruz. Seçkinciliğe düşmemenin ve kendimize şehirlerin içinde gettolar üretmemenin peşindeyiz ama bu dahi pek üzerinde düşünülen bir şey değil gibi görünmüyor mu? Bence bu bir sorun…

    Güç, ilke, söylem sorusu çok uzun, vaktim dar geçiyorum.

    Yeni İslamcı hareketler ile söylemek istediğim ise bir potansiyele işaret etmektir. Evet, Sakarya ve Tokat buna dahildir ama tek bunlardan ibaret de değildir, Türkiye’nin birçok yerinde mevcut şablonları kırarak yeni bir perspektif ve usül geliştirmeye çalışan insanlar olduğuna inanıyorum ama merkez tamamen tükenmeden sanırım çevre işin başa düştüğünü fark edemeyebilir. Hayırlısı diyelim.

  • […] İstanbul İslamcılığı düşerken (Beytullah Emrah Önce / 08.05.2012) […]

  • sadece basiretsiz hikmetsiz bir yazi

  • “Yaşanan her yerel, bölgesel ve uluslar arası gelişme, kritik her süreç, kanaat önderlerinin siyasal basiretsizliğini gözler önüne sererken, kıt kanaat oluşmuş tüm birikim de Ankara sarayındaki iktidar kavgasında yeni iktidar lehine tüketilmektedir.” paragrafı bile tek başına basireti ve hikmeti içinde barındıran bir bölümdür.

    “İstanbul İslamcılığı” tamlaması, bir zihniyetin kavramsallaştırılmasıdır, yoksa doğrudan başka bir şehir ile karşılanacak bir vurgu değil…

  • bu arada yazdıktan sonra fark ettim ki, 2009 yılında da bir “istanbul islamcılığı” mevzusu olmuş. rüstem budak, yıldız ramazanoğlu ve hüseyin akın’ın yazıları var o dönem…

    rüstem hocanın şu tespitlerini paylaşmış olayım:

    “İstanbul İslamcıları sürekli tezler üretirler. Toplumsal ve siyasal kurtuluşa dair sözler söylerler. Ancak hemen hepsi toplumdan kopuk ve siyasal süreci doğru algılamaktan uzaktır. Toplumsal dönüşümü harekete geçirecek donanımda değildir. Ama sürekli kurtuluş reçeteleri yayımlamaktan da geri durmazlar.

    Kitap ve dergi olarak en hareketli yerdir. Ancak bunlarda süreklilik ve olgunluk yoktur. Düşüncelerde yenilik bulunmaz. Slogan ve klişelere mahkûm edilmiş duyarlılıkları tekrarlamaktan öteye geçemezler. Çok fazla okumaz, ancak okur gibi yaparlar. Ancak düşünsel pazarlama imkânı en fazla olan yerlerden biridir. Televizyon, radyo, gazete ve internet olarak imkânları kullanarak kendini ifade edebilme kapasitesi çok yüksektir. Bu ifade imkânlarını bazen despotik ve gayri ahlaki şekilde kullanabilmektedir. Örneğin; son İslamcılıkta çok iddialı olan bir gazete kendisine yönelik eleştirileri kabullenmeyip, bu konuda eleştiren kurumların etkinliklerini haber değeri olarak görmeyip yayımlamamaktadır. Üstelik bu konu başörtüsü mücadelesi gibi bir husus olması ayrı bir acı konudur. Çok etkin internet siteleri başörtüsü mücadelesi ile ilgili haberleri artık vakay- i adiyeden görüp yer vermemektedir. İslamcı zeminden beslenip bu çerçeveyi taşıyan alanlara karşı garip bir kimliksizlik olarak tezahür eden bir tavırla yüz çevirmektedirler. Onlar artık mücadelelerini daha derinlere! indirmiş kişiler olarak bu tür mücadele yöntemlerini tasvip etmemektedirler.”

  • polemik, polemik….
    nereye kadar…
    1 mayıs eylemi yapıp halkla kucaklaşacağına?!
    teravihe git, cumaya git,hacca git abi…
    üç solcu gavur tanıyacağına,
    git abi, süleyman efendi cemaatini bir ziyaret et…ya da ne bileyim, nurcusunu, hüdaicisini…
    allahsız, kitapsız din düşmanlarını sil at kafandan kardeşim…
    bunlardan adalet çıkmaz, hayır gelmez, wallahi gelmez..
    yazık ediyorsun birikimine…
    yahu daha İstanbul İslamcılığı ile anlaşamıyorsun, kimle iş yapacaksın. Halkla buluşmaktan bahsediyorsun bir de..Ahmet Altan mı halk? Ece Temelkuran mı?
    Çevrene bir bak..
    Bir dur..
    düşün..
    ***
    müslüman olsun, çamurdan olsun…
    hiç tanımadığın, dünyanın bilmem neresinde, şirk içine batmış ama yönünü kıbleye dönüp namazını kılan, kaba saba, cahil, aç adam sana kardeşim der sarılır…
    çok iyi tanıdığını sandığın o beynamaz Allahsızlar hiç ummadığın anda seni satıverirler…
    yapma..etme..
    ayıptır..
    günahtır..
    gavurla bir ağız olup müslümana vurma..

  • tabi usta tabi müslümanlar birbirine sıkı sıkı kenetlendi sizin tabirinizle:birbirini hiç satmadıya. hala aynı kılavuz aynı karga, devam edin bakalım.
    benim anlamadığım şu canını yediğim dünya halkları, halkları geçtim insanlar farklıyken, ve gördüğümüz, dert ettiğimiz sorunlar “insani” iken niye inanç barikatı kuruyoruz ki. yani aynı hallere dertleniyorsan, rahatsız oluyorsan ve bir şeyler yapmak istiyorsan birlikte hareket edersin hepsi bu.
    hayır yani sevgili yapmayacaksın, evlenmeyeceksin vs. kurduğun ilişki, belli alanda hem fikir olup hareket etme kararlılığı.
    sizin tanımladığınız ilişkiler süleymancıyla, nurcuyla, bilmem neyle… hiç bir bağlamı olmayan niteliksiz aptal saptal bir durum: müslüman olsun da çamurdan olsunmuş.
    aynı Allah’a inanıyor muyuz onu sorgulamak lazım önce.
    biraz basiret demiyorum çünkü çok üsttenci bir söylem. ama görelim artık tabloyu. o ufacık pencereden gözlerinize yazık inanın, eminim yorulmuşlar. e öyle olunca beyin de uyuşuyor, zor vaka vallahi. tez zamanda şifa lazım, cümlemize hem de.

  • sanırım bazı kardeşlerin kavramlarımızı yeniden öğrenmeleri gerekiyor mektepten uzaklaşınca unutuluyor.

  • sevgili istanbul islamcısı;

    dediklerine eyv. ama meseleyi kişisel ve duygusal bir zeminde ele alırsak o zaman “sevelim sevilelim” naifliğinden ileri bir yere de gidemeyiz.

    hem birbirimizi eleştirmek, birbirimizin sorunlarıyla dertlenip de bunları tartışmaya açmak, polemiğe girmek; birbirimizi sevmediğimiz/sevmeyeceğimiz anlamına gelmiyor ki? ama buna rağmen, eğer kendi açımızdan gerçeği görüp uyarıyorsak, kardeşlik hukukunu da korumaya özen gösteriyorsak ama yine her defasında hakarete, dedikoduya ve fitneye maruz kalıyorsak bu dediğin nasıl olacak?

    benim hiçbir zaman halkla derdim olmaz, halkın inancında hurafeler-bidatlar varsa ve eğer hakikati anlama yolunda samimi bir niyet taşıyorsa kardeşçe uyarırım ama bu konuda anlaşamayacaksak dahi siyasal bir mücadelede ortak alanlarda buluşmaya özen gösteririm. yeter ki zulme karşı tavır noktasında emin olsun, kararlı ve adil olsun. yeter ki samimi, tutarlı ve onurlu olsun!

    zor ve sancılı bir süreç.

    her türlü zulme karşı tevhid ve adalet mücadelesi ise herşeyin merkezinde bizim için.

    kimseye zulmetmedik ama bu gördüklerimize dilsiz-kör-sağır gibi davranmamızı gerektirmiyor.

    selam hidayete tabi olanlara…

  • istanbul islamcısı adıyla yazan kardeşime:

    örneğin kardeşim, tokat’ta bizim derneğin önünde behzat camii vardır. biz orada bayram günleri öğle namazından sonra cemaate (halkımıza) çikolata ikram ederiz.bayramlarını tebrik ederiz, bazen birlikte cuma kılarız.

    ramazanda halkımızla beraber teravih kılarız, onlarla sohbet ederiz.

    edebiyat dergimizde süleyman hilmi tunahan, said nursi ve iskilipli atıf hocanın mücadelelerini, sistemin zulmüne maruz kalışlarını anlatan hikayeler yazar yayımlarız.

    derneğin tam önünden minibüsleriyle geçen kürt fındık işçilerini durdurur onlara yemek ikram ederiz, Allah kabul ederse gülümsememizi paylaşırız.

    anadolu gençlikçi arkadaşların da, alperenlerin de, emeplilerin de davetlerine gideriz, ne düşünüyoruz anlatırız.

    1 mayısta da, kudüs gününde de programlar, eylemler yaparız, halkın evlatlarından yoksul işçiler çadırlarda yanarken onlara sahip çıkarız.

    sanırız ki bunlar halkla buluşmanın farklı örnekleri olarak bir şey ifade ediyordur. sadece oturdukları yerden atıp tutan insanlarla karşı karşıya değilsiniz yani, müsterih olun.

  • AKP daha doğrusu Recep Tayyip Erdoğan’a duyulan güvenle 1952 öncesi ve 1956 sonrası Adnan Menderese duyulan güven arasında bir bağ var. Merhum Necip Fazıl’ın makalelerinde Menderes’e yüklediği misyonla bugün mahallenin Erdoğana yüklediği misyon arasında paralellikler var. AKP’yi İslamcı gündeme kaydırmayı önceleyen yorumların siyasal taktiği mahalleyi sürekli diliyle kırbaçlayanların ‘tangolu’ (bkz. adilmedyada bir reklam) perspektifinden daha makul gibi. Rüstem Beyin yaklaşımı kendine yer açmanın değilleme siyasetini yansıtıyor. Toplumdan kopukluğun ölçüsü ne mesela, süreci doğru okumak içtihadi bir şey nihayetinde. Kendi tekilliğinin totaliterliğini ihmal eden bir boyut var bu satırlarda.

    1 Mayıs’ı sadece 1 Mayıs olarak değil kimliklerin birbirine ‘saygı’ duyarak çoğullaşmasının postmodernizmin son örneği olarak okumak mümkün.( galiba İst. İslamcılığının hastalığını taşıyorum, teeoriye kaçtım. söz hemen çıkacam))) Malum bazı konularda gelenek oluşturmak biraz zaman alır(bkz Geleneğin İcadı) On yıl sonra bu da vakai adiyeden addedilecek, tıpkı kutlu doğum gibi. Bunun riskli taraflarının daha fazla olduğu da dikkatlerden kaçırılmamalı. Mesela Müslüman geleneği Noel’in muharrefliğini ıslah etmeye çalışarak sahih Hz İsa algısı oluşturmaya çalışmamıştır. Çünkü bu boşa kürek çekmektir. 1 Mayıs bu manada ne kadar ıslah edilebilir, düşünülmeli. Neolojizm tutkusu tecdidle karıştırılmamalı.

  • İslamcılık kendisini Ak Partiye yaslayarak dik duramayacağı gibi solcu jargonlara, solun kavramlarına ve “bayramlarına” yaslayarakta dik duramaz. Dengeyi unutmamak gerek..

Yorum bırak