Oca
25
2011

Dışarıdan İçeriye Tokat Şehri Notları – 2

Eski dükkanlar: Coğrafi anlamıyla taşrada, hayatın son sürat teknolojisine direnen yüzleri hâlâ görebilirsiniz. Yüzünü hep batıya çeviren ve ilerlemeyi teknik/teknolojik bir mesele kabul edenler için bu her ne kadar yüz buruşturulacak bir durum ise de, meseleyi başka düzlemlerde ele alan akıl sahipleri için bu olumlanabilecek bir haldir. Tüketim dünyasının gün be gün tükenen bireycikleri, elbette ne demek istediğimizi anlamayacaktır. Fakat bir başka dünyanın mümkün olduğuna inananlara, Tokat’ın arka sokaklarına dikkat etmelerini öneriyorum.

Orada, içine sıkıştırılmak istediğimiz tüketim çemberini kırabilecek bazı alternatiflerle karşılaşmanız hâlâ mümkün. Örneğin bir kumaş dükkanı, köylü tezgahı, bir terzi ya da ayakkabı tamircisi… Çünkü bir kumaşçı size kendi elbisenizi dikebilme imkanı sunabilir. Bir terzi, kendini tek seçenekmiş gibi dayatan modaya karşı hayır demenizi sağlayabilir. Bir ayakkabı tamircisi, her yıpranan ayakkabının yerine illa ki yeni bir çift almanız gerekmediğini hatırlatabilir. Bir köylü tezgahında bulacağınız tazelik, sizi hormonlu sebze ve meyvelere karşı koruyabilir. İşte bu yüzden, Tokat’ta el emeğinin hayattan tamamen çekilmediğini görmek, sevindirici bir hal sayılmalıdır… Tüketim ideolojisini ve tüketici kimliğini insanların üzerine oturtmaya çalışan ekonomik sistemin kuşatmasına karşı ancak alternatiflerimizi yaşatarak karşı durabiliriz. Sanırım, eşyanın plastikleşerek doğallığını yitirdiği, elbiselerin içlerindeki insanlar gibi iyice birbirine benzeyerek tektipleştiği şu zaman diliminde, bu tür alternatiflere gerçekten ne kadar çok ihtiyaç duyduğumuzu bir fark edebilsek, belki o zaman her şeyin kaçınılmaz olduğu yargısını da kırabileceğiz.
Mecburiyet Caddesi: Tokat şehrinin merkezini baştan sona geçen bir cadde vardır. İlk geldiğim zaman adını “Mecburiyet Caddesi” olarak söylemişlerdi. Sebebi de, birçok yere yalnızca bu caddeden geçilerek varılabileceğiymiş. Kısmen doğrudur ama bu uzun caddede, benim asıl dikkatimi çeken şey sık sık duyduğum ambülans sesleridir. Her ne zaman yürüdüysem, bir ya da iki ambülansa mutlaka denk gelmişimdir. Mezarlıkların şehirlerin en ücra köşelerine itildiği bir zaman diliminde, bu seslere kulak vermek gerektiğini düşünüyorum. Bu, modern zamanı anlamak açısından da anlamlıdır. Bir zamanlar, sessizce ama tefekkürle anılan ölüm; artık yeni zamanlarda, gürültüsü ve korkusuyla karşınıza çıkmaktadır. Bir mezar, size toprağı hatırlatır. Topraktan gelip, toprağa dönmeyi ve yeniden dirilmeyi… Sirenin mekanik sesi ise ölümü hızla uzaklaşılması gereken bir trajedi şeklinde sunar. Herkes, kenarı çekilmeli ve hayata yol vermelidir. Ölümün çığlığı aramızdan hızla geçip gitmelidir ve daha fazla bizi rahatsız etmemelidir. O hayatımızın doğal bir parçası olmamalıdır. Oysa biz her ne kadar onu şehir hayatının kenarına itmeye çalışsak da, işte o her yerde bir vesileyle karşımıza çıkmaktadır. Farklı bir dille de olsa, aslında her siren öğüt almak isteyenler için bir hatırlatmadır. Düşünüyorum, bu ne kadar hatırlanmaktadır? Sanırım, trafiği hızla yarıp geçen ambülansların acı sireni, her ne kadar şehir halkının sadece kulaklarında değil akıllarında da çınlaması gereken bir ölüm zikri olsa da; maalesef kalabalıklar, çoğu kez bu sese kalp kapakçıklarını dahi kapamaktadır.
Beytullah Emrah Önce – Tasfiye, 19

Yorum bırak