May
25
2011

Dergâh 255 | Asım Öz

Mustafa Kutlu’nun Dergâh’ın 255. sayısında “Kolay Sanat” adlı bir değini yazısı yayımlandı. Yazı hem günümüz sanat ortamına ilişkin hem de yazarın sanat bahsinde bazı meselelere özellikle de iki farklı kültürel dünyaya trajedi kavramı üzerinden nasıl baktığını göstermesi bakımından önemli.

“BAYDI BUNLAR AGA”

Sanatta bir çelişki veya çatışma anlamında drama başvurmanın şart olmadığını belirten Kutlu yazısında son yıllarda yazılan roman ve hikâyelerde ve çekilen filmlerde dramın baştan belirlenerek okura/ izleyiciye sunuluyor oluşunu kolaycılık olarak ele alarak en sık rastlanan kolaycılık örneklerini şöyle çerçeveliyor:  ” İlki şu: Oğlan Türk, kız Rum veya Ermeni’dir. Bunu dinî boyuta taşırsak biri Müslüman öteki Hıristiyandır. Oğlan Alevi kız Sünni’dir. Oğlan solcu kız sağcıdır. Oğlan göçmendir kız yerlidir, vesaire (Kimlikler üzerinden.Çok moda bu şimdi).(…) Seyirci veya okuyucu neyin ne olduğunu bildiği için,hele bazı durumlarda yönetmen veya yazardan çok  daha iyi bildiği için “bu dolmaları” yutmaz. Yazarın veya yönetmenin ideolojisini, bu ideolojinin şablonlarını anlar ve filmin-kitabın şematik kurgusundan sıkılır.”

Kolaycılığa teslim olan piyasa garanticiliğine itiraz ederek “Bana bir hayat sunun, onun dramından sarsılmaya hazırım” diyor bir anlamda. Dış dünyanın kimi çatışmalarından hareketle dramatik bir yapı kurmanın mümkün olduğunu ama dramın her şeyi kabak gibi açığa sunan bu tarz ürünlerde aranmasının yanlışlığına değinen Kutlu,  asıl derin dramın kişinin içinde nefsi ile yani “iyi ile kötünün, doğru ile yanlışın, helâl ile haramın içimizde doğan” mücadelesinden doğduğunu ifade eder. Nefis kavramını sadece insanı pençesine alıp bir daha bırakmayan duygular özelinde yani tasavvufi anlamda ortaya koyan Kutlu’nun bu tanımı kavramı bütün boyutlarıyla kuşatmaktan uzak. Bu noktada onun tanımı sınırlıdır. Nefsi iyiye de kötüye de meyyal benlik olarak anlamlandığımızda tanımın hep kötü olmayacağı da görülebilir.

Kutlu’nun nefis mücadelesi üzerinden kurduğu dram tanımı daha doğrusu iç dram onun trajediye mesafeli oluşunu da beraberinde getirir. Şunu burada bir daha vurgulamakta fayda var: Kutlu’nun bu konuya bakışı temelde dram ve trajedi ayrımı üzerinden yol almaktadır. Trajediye mesafeli oluşunu şöyle açıklar: “Müslümanın dramı nefsi ile  mücadelesidir. İslam inancına bağlı kişinin “trajedi” yaşaması mümkün değildir. Trajedi esasen pagan adetidir. O dönemden günümüze ulaşmış ama özünü  korumuştur. Paganların trajik durumları tanrılarla savaştan, kadere karşı durmaktan(duramamaktan) neşet ediyordu. Şimdilerde ise iki yüce duygunun çatışmasından doğar. Mesela trajik kişi vatan sevgisi ile aşkı arasında kalır.Birini seçmek zorundadır ve seçer.Seçmez ise trajik kişi olamaz. Hangisini seçerse seçsin “trajik kişi” suçlanamaz. Bu çatışmanın temeline inersek insan kader ve Tanrı karşısında kalır. Bu iki unsurun karşısında aynı değerde başka bir unsur koyamayız. Bu yüzden İslam’a bağlı kişi trajediye düşmez. Çünkü o “teslim olmuştur”. Baştan teslim olmuş kişinin başka seçeneği yoktur.Bir yanda Allah öte yanda aynı yücelikte (kıyaslanabilir) başka bir değer olamaz. Olursa kişi dinden çıkar, dinden çıkan kişi konumuza girmez.” İnsanın katlanılamaz bulduğu durumu değiştirebileceğine inanmasını yadsıyan boyutları olan bu bakışın Eşari kelamıyla da irtibatı kurulabilir sanırım.

TRAJİK DÜĞÜM

İşte bu noktada trajedinin farklı kavranma biçimleri devreye girer. Çünkü,  trajedinin özünün sadece paganların tanrılarla mücadelesi olmadığını kişinin iki olumlu yahut istenilen durumdan birini seçme sürecinde karşılaşmasından doğduğunu düşünen isimler de vardır. Örneğin dramdan tragedyaya bir bakış atan Rasim Özdenören bu konuda şunları ifade eder: “Trajedide, kişi, iki müspet arasında seçme zorunluluğu ile karşı karşıya bulunduğu için, seyircinin (okurun) trajik kahramanın yanında veya karşısında yer alması çetin bir iştir. Trajik kahramanın zihinsel süreci girifttir. Kahramanın karşı karşıya kaldığı trajik durum kavranamamışsa onun sorunsalını paylaşmak da söz konusu olamaz. Eğer seyirci, kahramanın yaşadığı sorunsalı kavramışsa onun yaşadığı ikircikli durumu aynıyla o da yaşar. O da tereddütler geçirir.(…)  Trajik seçim bu yüzden zordur. Eğer seyircide trajik olanı kavrama melekesi varsa, o da, trajik kahramanın yaşadığı seçme zorluğunu yaşar, kararsız kalır. Bütün mesele, kişinin, o seçme ânının içine düşmüş olması halinde temerküz eder. O ânın içinden kaçmak suretiyle sıyrılıp çıkmak söz konusu değildir. Ya seçeceksin, ya seçeceksin! Düzlem değiştirdiğin anda, yani seni seçme zorunluluğu altında bırakan şartın dışına çıktığın ânda, çözümsüz olanı çözmüş olmuyorsun; ona yalnızca sırtını dönmüş oluyorsun. Bu da, bir şey yapmış olmaktan farklı bir şeydir.”  Bu bakış gerçek trajedinin o gün o saatte orada olmasanız başınıza gelmeyecek olan şey olduğunu belirtirken aynı zamanda, başa gelen şeyin hayatı  kalıcı bir biçimde değiştirmesinin  de gerekli olduğunu açıklar.

Zaten iki yazarla Anlayış dergisinde yayımlanan söyleşilerin başlıkları taraflar arasındaki   farklı anlamlandırmanın boyutunu ortaya koymaktadır: Mustafa Kutlu ile yapılan söyleşinin başlığı “Allah varsa trajedi yoktur!”; Rasim Özdenören’le yapılan söyleşinin başlığı ise “İnsan varsa trajedi de var” Aslında, Kutlu’nun iç dram olarak adlandırmayı seçtiği dram türü, biraz daha düşünüldüğünde trajediye yakın boyutları da olan  bir dram.Özdenören’in trajik olana göre basit gördüğü dramın üstesinden gelmenin de zorluklarına, dramla melodram arasının uzaklığı üzerinden değinmesi bu yakınlığı biraz daha arttırır. Müminin sınanma biçimleri içinde trajediye yakın olanları da var muhakkak. Sevdiğin şeylerden fedakârlık etmek, evlat sevgisi ile sınanmak vs. istenilen iki durumun çatışması durumunda nihai olarak birinin seçilmesini zorunlu kılan hususlar. Varılan hükümler sadedinde Özdenören’in trajediye yaklaşımının daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Öte yandan iki yazarın sufi yoruma yakın duran düşünce dünyalarından hareketle verdikleri örnekler yahut kaleme aldıkları hikâyeler de bunu kolaylaştırabilir.  Zorlukların üstünden gelmesiyle Hz. İbrahim’in trajedisi dışında verilen örneklerin durumu açıklamaktan uzak olduğu ise bir başka gerçek: Hallac örneği mesela.

Trajediye bakışta şu da dikkat çekici:  Çağdaş dönemde Batı kültürü ile eleştirel bir dikkatle irtibatlı olan isimlerin trajedi kavramına yaklaşımları olumlu. Aliya İzzetbegoviç bu konuda bir örnek olarak anılabilir.  Özdenören’in hafızasında Dostoyevski ve Faulkner’ın tuttuğu yer üzerinden bu ilişkisellik bir parça daha genişletilebilir.

Hiç duraksamadan şu söylenebilir: Özel ve özgün söylemlerle gerçekleşen dram, trajedi ve melodram yorumları edebiyatın düşünceye uzanan boyutu açısından üzerinde durulmalıdır.

Dünyabülteni >>

Yorum bırak