Nis
24
2012

Değişim | Tuğba Ekinci

Gecenin karanlığında ölü iken tüm eşya, gecenin rengine boyanmışken her bir şey, kainata anlam katan tek şey bir insan yüreğinin çarpması. Yazılası bir şeyler aranıp dururken her şey yazılası ama hiçbir şey yazılası değil. Beden, derken bir ruh fark eder cismin zabt- u rabt altına aldığı. Kanıksanmış bir kaosun, alışılmış fakat inanılmaz bir varoluşun içinde. Gecenin karanlığında, insan sesine hasret ama insan sesine nefret. Güneşin aydınlattığı ama pek de aydınlık olamayan bir günün vicdanlarda bıraktığı ağır tortular. O taşı, insanla tenakuz içindeki tüm eşyanın bir simgesi imişçesine engin denize atamazken duyulan bir bulantıdan mı ibaret hayat? Alışılmışın dışına çıkılmıyor. Fakat lakayt, umarsız, alıştığım  bir hayatın nağmelerine uygun adım marş yürüyüşü yapan bir yaşamdansa ölmeliyim. Ya da lakaytlığın karşısına hikmeti, umarsızlığın karşısına düşünmeyi, bir anlamda acı çekmeyi yerleştirmeliyim. Melankolik duygular üzgünlük getirse de özgünlüğü  o zaman yakalayabilirim, bilmeliyim. Sonra gönülden bir selam etmeliyim, “Melankoli bir nefs meselesi değil, bir ruh meselesidir.” diyen  Aliya’ ya. Düşünerek yaşayıp yazarak iyileşmeliyim. Çünkü yazmak anlamanın en yetkin biçimi. İnsanları sevmeliyim ayrı ayrı, fert fert, tek tek. Fakat insanlığı değil.

Pencerem, dışarıda yalnız üç beş apartmanın görüntüsüne müsaade ediyor; sınırlı. Ama ben az buçuk kestirebiliyorum geceyi, sessizliğini… Ve bu sessizliği bozup duran mahallenin köpekleri… Apartmanların kimilerinin henüz sönmemiş cılız, hafif yeşil ışıkları. Ve nefti gece… Telgrafın görünmeyen telleri geceyi yararcasına uzanıyor uzun, upuzun ve sabit. Konup duran kuşlar da olmasa…

Sabah sekiz suları… Sokağa atıyorum kendimi umarsız, kararlı… Bir yerlere akın eden bir yığın insan. Uzakta kayboluşlarını seyrediyorum ve seyrediyorum seyrettiğimi bilmeden… Bir güvercin sürüsünü korkutuyorum. Karıncayı bile incitmez, minvalinde bir insandım oysa. Heraklit’i selamlıyorum içimden. Birkaç kitapçı dükkânı sonra… Tozlu raflarıyla küf kokulu sahaflar ve eskimiş hikâyeler saklayan kitaplar; yaşanmış, yaşanmamış hayatlar… Kitaplar; kalabalık zamanlarımda bağrıma bastıklarım, kalabalıklardan kaçışlarım…

Kudurmuş bir rüzgar önüne soğuk bir yağmur katmış inadına esmekte. Odamda küçüldükçe küçülüyorum. Oysa daha dün gece özgünlük diyordum ve hikmet, acı çekince. Heraklit iş açıyor başıma. Sürekliliği basit bir oluşlar silsilesine indirgeme… Hata burada belki de… Tutarsızlıklarım esasında benim tüm oluşlarım. Ne diyordum, bu yağmur… Bu yağmur kastetti pencereme.

Masama geçiyorum ve içinde yaşamak, çokça yaşamak; tekliğiyle malul hayatımı zamlayacak okumaklı yaşamaklar gizli kitapların sayfalarına dâhil oluyorum. Nietzsche’yi, huzursuz bir ruh durumunun yüzüme kondurduğu acıklı bir tebessümle hatırlıyorum. “Ah şu entelektüellerin,” diyor Nietzsche, kendisi de bigane kalamamış bir ruh haletiyle, “üç beş milimetrelik iris aralığından tüm o bilgileri geçirmek için harcadıkları bitip tükenmeyen çabalar…” Tanpınar’ın huzursuz entelektüeli… “Fakat bir mesele var yine. Okuduklarımızla rahat değiliz.”  Ya da şöyle demeliydi: Okuduklarımızla rahatsız olma derdindeyiz, derdimiz biricik ve onunla zindeyiz…

Kitaplığım yanı başımda, parka yeşili, eski püskü ama dirayetli… Kitaplarımın donuk, sert ve heybetli hamili… Hafif eğimli dizgili kitaplar bulanık bir görüntüyle zihnimde tek vücut oluyor; yek vücut… Kısacık saniyelere sığdırdığım sallantılı ömrüm film şeridi oluyor. Böyle olurmuş ölünce insanlar; böyle ölürmüş… İşkenceyi uzatan kısacık anlar… Elimdeki kitabı tekrar eski yerine boylu boyunca atmak, fırlatmak isteği kaplıyor yüreğim.  Kısa bir süre bu arzuyu yüreğimde taşıyorum. Uzun sürmüyor bu arzum da… Hermann Hesse yetişiyor imdadıma tam bu sıra. Uzaklardan, huzurlu bir şarkının hiç bitmeyecekmiş gibi derin, dinginlik veren az sesli melodisi… “Tanrı, bizi öldürsün diye yollamaz umutsuzluğu. Yüreğimizde yeni hayat kıvılcımları yeşertsin diye yapar bunu.” Evrilip devrilen, gidip gelen, yeşerip yenileşen süreli süreksizliklerim de olmasa. Nasıl yaşarım ben Allah’ım. Renksizlikten korkuyorum. Allah’ım beni renksizliklerin ve yalancı resimlerin rüyasından, tek biçimli dünyasından koru.  Okumaya başlıyorum ellerim titriyor.  Ara versem bir daha buluşamayacakmış, kavuşamayacakmış gibi okuyorum. Hayata ara vermemek ister gibi… Gözlerimle yaşamak… Asıl yaşamak… Körleşmeden, düzleşmeden…

Karanlık iyice bastırıyor.

Yorgun kâinat şimdi geceye teşne. Odamın camlarını tıklatıp duran yağmur damlaları uykuya izin vermese de…

1 Yorum+ Yorum Ekle

  • sen güzel öyküler yazacaksın.. güzel kitaplar okuyacak insanlar

Yorum bırak