Oca
23
2011

“Av Mevsimi”nin Anlamına Dair – Rüştü Hacıoğlu

Namı diğer “temel çelişki”. Battal ağa ile kurban Müslüm arasındaki sınıfsal ilişki temelinde örülmüş harikulade bir memleket manzarası anlatısı, sinema dili ve Yavuz Turgul gözü ile…Ya da, “yeni olanı görmek, başka bir aralıktan bakmakla mümkün” şiarında yapılanan vakıa, baştan sona, başka bir yerden bakabilen gözlerin hikayesi; zımnen bakamayanların da…
Temel çelişki. Ezenler ve ezilenler; müstekbirler ve mustazaflar, avcılar ve avlar… Bunlar arasındaki ilişki, bir metaforla ifade edilecek olsa “av mevsimi” nden daha yerindesi ne olabilir? Uzun zamandır böylesi sarih bir anlatımla karşılaşmamıştım. Ne kör gözüme parmak bir abartı; ne de, söylenmesi gerekenin esirgendiği çekince…

Bu yazıyı, “işte budur!” demek için yazmıyorum. Bu yazıyı, ne olup bittiğini hiç bir vakit anlamak istemeyecek avcı adaylarının (avcı olmayı başaramazlarsa avların ) ve olan bitenin müsebbibi avcıları üreten zihniyetin, bu filme ilişkin kör ve sağır çığlıklarına itiraz için yazıyorum.
Aslında, Kuran’ın diliyle söylenmiş olanı, bugünün diline bir müfessir inceliğiyle çevirmiş olan “Yavuz Turgul’dan bir Mustafa Akad çıkar mı?” da değil derdim. Çünkü bu film zaten bir “çağrı” kıvamı kazanmıştır bu topraklar için, sözünün gücü ile…
Nedir bu filmin bize söylediği söz ki, avcıların bu sözü işitmek dahi istemediklerini, buruşturdukları suratlarına iliştirdikleri tiksintiyle örtme çabalarının yansıdığı yorumlarında izliyoruz?
Yavuz Turgul’un yaptığını yapayım ben de, ustanın emeğine saygıyla…Nedir yaptığı? Ezberlediğimiz polisiye film anlatısını yerle bir eden, katilleri aşağı yukarı belli olan bir başlangıçla, katile odaklanacakları yormadan başka bir aralıktan bakmaya çağırmak ve delilleri arayan bir “oluş” sürecini izle(t)mek. Öyle bir oluş ki, tüm karakterlere yansıtılıp özenle dağıtılmış bir zihniyet analizi. Filmi, replikleri ( ki bir başka aralıktır orası ) üzerinden izleyebilecek olanlar, en az bir Dostoyevski ustalığı görebileceklerdir; felsefenin, karekterlerin dilinden yansıtılabilme becerisinde. Neredeyse her bir repliği bir aforizma niteliğindeki bu film, Türk sinemasında bir ilke de imza attı kanımca, “zihniyet analizi” beyaz perdeye yansıtıldı; hem de, bundan sonrakilerin anlatı şablonunu / metedolojiyi de kurarak…
Çağrı filmi Tekvir suresi ile başlıyordu. Av mevsimi de Tekvir suresinin içinden devam ediyor:
“… diri diri toprağa gömülen kıza hangi günahından dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman…”
Müslüm ve ailesi, kalıtsal veraset yolu ile yaşatılan bir ağalık düzeninin marabalarıdır ya da daha gerçek bir ifade ile “kurbanlık”larıdır. “Kurban bayram” larında ailenin fertleri sıraları geldikçe tanrılara sunulurlar ve özenle dizayn edilmiş bu kurban ritüelini boynu bükük bir tevekkülle izleyen aile, bu topraklardaki “sessizlik kültürü” nün en çarpıcı örnek anlatılarından biri olarak da vicdanlarımızdan içeri akmaktadır
Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi kitabında bir çıkarımdan bahsediyor:
“…Mülksüzleştirilmişlerin cehaleti ve sessizliği, kurbanı oldukları sosyal, siyasi ve ekonomik egemenliğin yani vesayetçiliğin oluşturduğu ortamın [ av sahası, R.H ] doğrudan ürünüdür. Dünyalarının somut gerçekliklerini bilmeye ve bunlara yanıt vermeye teşvik edilmedikleri ve bunun için gereken donanıma sahip olmadıkları gibi, böylesi bir eleştirel farkındalığın ve tepkinin pratik olarak imkansız kılındığı bir duruma “gömülmüş” halde tutulurlar…”
Filmde, “makus talih” i aşma çabası “şüphe” vurgusuyla belirginleşmektedir. Şüphe ve şüphenin peşinde “bir başka aralık” arayışı… Şüphesinin peşine düşmeyenler, yetkinliklerine sırt çevirenlerdir. Ferman amirimiz ısrarla bu vurgunun taşıyıcısı örnek bir insan profili olarak karşımıza çıkmaktadır. Hegel’in “mutsuz bilinç” ve rasyosunun bu topraklara özgü karekteri olarak.
Ataerkil zihniyet ile modernliğin bu topraklardaki melezleşmesinin doğurduğu “yabancılaşma” yı yalın bir dille anlatan film, bu melezleşmenin üretiği tipolojileri gözler önüne sermektedir. Ferman amir’de mücessemleşen insanlaşmanın izlerini, her iki anlam dünyasının teğetinde durup, diyalogu mümkün kılmasında gösteriyor bize yönetmen. Ferman amir, değişimin ortaya çıkardığı krizin sancılarını taşımaya çalışan insanların restorasyon çabalarında bir “peygamber” vazifesi ve sabrı içinde umudu yeşertip yolu aydınlatıyor. Hem geleneğin dilini bilen hem de modern kurumsallaşma içindeki hiyerarşinin meydana getirdiği mekanikleşmeye direnen ve her iki anlam dünyasını diyalog yoluyla buluşturup, insanlaşmanın empatiden yoksunlarca gerçekleştirilemeyeceği gerçeğinin görünür bir modelini sunan Ferman amir, elan içinde bulunduğumuz zihniyet dünyasında bir masal ya da bilim kurgu kahramanı olarak algılanabilir ve kanımca filme dair yapılan yorumlar bunun en açık ifadesidir. Ancak film, kurgusu ve bu kurguyu ortaya çıkaran kahramanları göz önüne alındığında, dehşetengiz bir toplumsal gerçekliği gün yüzüne çıkarmaktadır ve kanımca efendileri rahatsız eden tam da burasıdır.
Toplum mühendisliği konusu haline getirilmek için edilgenleştirilmiş “yeryüzünün lanetlileri” nden yana bir çıkış yolu, bir başka açı arayan Yavuz Turgul, film boyunca yoğun bir duygu seli yerine, kara mizahla yoğrulmuş bir “bilinç” arayışının izlerini filmin büyük bir kısmına yaymayı başarmıştır kanımca.
Polis İdris’in kişiliğinde parçalanmış bir hayatı izlediğimiz ve modern kurumsallaşma “teşkilatçılık” ın bir adamcağızı ne hale soktuğunun acıklı gerçeğini gösteren yönetmen, “ben ağlarım abi!” dediğimizde, dilimize bu sözü getiren duyguyu gözümüze sokmuştur adeta. Teşkilatın fedakâr ve sevimli ‘ortam adamı’ İdris, “herkeş”lere neşe taşımayı başarabilirken; anlamakta zorluk çektiği yaşamın, ailesine ettiğinin çaresizliği içinde “öfke” ye sığınmaktan başka yol bulamamaktadır. Çok sevdiklerini avucunda sıkarak öldüren bir dev’e dönüşme serencamını, meyhane sahnesinde ‘çömez’ e, cesetlere ve kokularına zamanla alışılacağını anlatırken ifşa etmektedir. Ailesini av sahasından korumak için çırpınırken; yani, güvenlik için özgürlüğü feda edişinde, aşkını da yitirmektedir…
Çömez Hasan, iki arada bir derde, hangi yolu seçeceği endişesini taşıyan tipik bir insan gencini anlatıyor. Henüz yabancılaşamadığı için alışamadığı ortamda karşılaştıklarına insani tepkiler vermektedir ve bu anlatı “traji-komik” in sinemada nasıl gösterilebileceğinin de “ders”i niteliğini taşımaktadır.
Bir annenin evlatları için çırpınışında ” teknik bilgi ve anlam ” ayrımının derin izlerini okuyabiliyoruz. Teknik olarak nasıl bir av sahasında, ne tip bir tuzağın içinde olduklarını izah edemese de anne, olan bitenin anlamını bilmektedir. Anlam, “Kuraban mıyız biz?” ve ilerleyen sahnelerde “çocuklarım Battal’ın kölesi mi?” sorularında görünürlük kazanmaktadır…
Kurbanlar, sunak ve tanrılar yerine isterseniz “av, av mevsimi ve avcılar” diyelim… İçinde bulunduğumuz paradigmayı bir başka açıdan gözler önüne seren bu filmin süresine takılanlar için şunu söyleyebilirim ki, sürecin bir kesitini koparıp göstermeyi amaçlayan bir anlatının, amacına ulaşması için öncelemesi gereken nedir? Çok kuvvetli “iki tek” atıp hemen uyuştur bizi, vakit yok; bilinçaltımıza yolculuğu başlat; uçuşa hazırız mı?
Uyuşturmayı değil, uyandırmayı; bilinçaltını değil, bilinci hedefleyen bir filmin, biliyorum, bu çağda kabulü pek mümkün görünmüyor ama kafalarımızı acıtan bu çabalar gösteriyor ki, daha önce kullanmayı denemediğimiz organlarımızı işletecek işler ortaya çıktıkça yaralı bilinçlerimizden bir ışık dahi sadır olabilir…
Yavuz Turgul sanat yapmıştır; hem de sanatın unutulduğu bir “gösteri” dünyasında, libasın altındakini çıkarıp ” bakın burada bir ruh taşıyoruz, ‘insan ruhu’ tam da vicdanımızın içinde” demeyi denemiştir; ancak “üçüncü göz” le görülebilen…
Bir ancak daha var ki, o da;
Bu filmin izleyicileri -malesef ki- enaz 20 TL masraftan kaçınmak zorunda olmayan tuğyan orta sınıflar ve üstüdür. Çünkü bu filmlerin gösterim alanları, “iyi bir hikâyesi olmayan marabaların” girme izninin olmadığı Battal ağanın AVM’lerinden başkası değildir şimdilik ve şimdi geçip, bu filmler ezilenlerle buluştuğunda, onu en iyi biçimde değerlendirecek olanlara da açılmış olacaktır…
cemaat.com

Related Posts

Yazar Hakkında:

Yorum bırak