Tem
23
2011

“AKP’ye destek veren Taraf ve çevresini liberal olarak görmek bile sorunlu”

Türkiye’deki mevcut sol yapılanmada bir kırılma yaşanıyor. Bu kırılmanın liberal sol denen kanadındaki insanlardan Halil Berktay ve Murat Belge’ye dair çok sert yazılar yazdınız. Sizce bu isimler ve çatısı altında barındıkları gazete bir misyonun peşinde mi? Yıllarca Türkiye soluna rehberlik eden isimlerin bugün solla çatışır konuma gelmesi karşılıklı bir red mevzusu mu yoksa iki taraf için de bir aydınlanma süreci mi?

Halil Berktay geçmişte yakın arkadaşlarımdan biriydi. Yirmi yıldan fazla zamandır görüşme olanağımız olmadı şartlardan dolayı. Halil Berktay’ı da, Murat Belge’yi de kırk yılı aşkın zamandır tanırım, bilirim. İkisi de bu toplumun yetiştirdiği değerli aydınlardır. Şahsen ikisinden de çok şey öğrenmişimdir. Bununla birlikte “Türkiye soluna rehberlik eden” isimler oldukları tespitini biraz abartılı bulurum. Türkiye solu üzerinde etkileri olmuştur desek daha doğru olur. Ki, bu etki, geriye doğru bir muhasebe yapacak olursak esas olarak olumlu da görülebilir. Ne yazık ki, bugün Taraf gazetesinin neoliberal çizgisine destek verdikleri oranda kendi entelektüel değerlerinden de epeyce bir şeyler yitirmektedirler. Bu gazeteye daha sonra yeniden değinme olanağı olur belki ama burada esas belirtmek istediğim husus bu iki arkadaşın sorununun solla çatışmaları olmadığıdır. Ben de solla çatışıyorum. Esası Stalinist olan bir solla çatışmamak mümkün mü? Bu arkadaşların eleştirilmesi gereken nokta, solla çatışmaları değil, Taraf’ın neoliberal, sistemci, devletçi, polisçi çizgisini benimsemeleridir. Örneğin Halil Berktay’ın, Ahmet Şık’a neden poliste doğru ifade vermedin anlamına gelecek laflar etmesi; Murat Belge’nin Hopa’da mücadele eden “gariban”dan AKP’nin oy kaybı hesabına rahatsız olması gibi.
Liberaller, muhafazakârlarla yaptıkları ittifaktan ne umuyor olabilirler? Bir kısmıyla beraber geçmişte hareket etmiş biri olarak, bu sürecin pragmatik mi yoksa belirli bir programa dayanan bir süreç mi olduğunu söyleyebilir misiniz?

Pragmatizm falan da denemez artık buna. Ortada ciddi bir angajman var. Artık organik bağlar kurulmuş durumda. Taraf ve çevresi ile bu çevreye destek veren diğer seçkinci çevreleri artık liberal olarak bile görmek epeyce sorunludur. Çünkü liberalizmin bir de siyasal bir anlamı var. Yani bir liberal en azından polise karşı birey haklarından falan yana çıkar. Bu çevrede böyle bir duyarlılık göremediğimiz gibi polisten daha polisçi bir yönelim içindedirler. Eski ihbarcı Aydınlık gazetesini bile yaya bırakacak ölçüde hem de. Zaten yazarlarının bir kısmı doğrudan polistir. Bir kısmı da polisle iş gören elemanlardır. Kütahyalı falan malzemelerini doğrudan savcılardan ve polisten almaktadırlar. Zaten bence liberal-muhafazakâr bir bloktan da söz etmek mümkün değil. Çünkü blok ya da ittifak farklı unsurların bir araya gelişi anlamı taşır. Bugün artık muhafazakâr-kapitalist bir organik bütünlükle karşı karşıyayız. Sözü geçen gazete ve kişiler bu organik yapının sola açılan ve orada ideolojik hegemonya kurma çabasında olan ideolojik aygıtı konumundadırlar.
Taraf Gazetesi ciddi bir kemalizm eleştirisiyle ortaya çıktığı iddiasını taşıdı. Amacı statükonun duvarlarını yıkmak olarak lanse edildi. Oysa bugün TSK ile benzer bir dil konuşuyorlar. Acaba Taraf’ın AKP’nin hakim olduğu devlet aygıtlarına yaklaşımını nasıl okumalıyız?

Taraf kendini yutturmaya çalıştığının tersine statükocu ve devletçi bir organdır. Bazen doğrudan AKP’li gazeteleri bile gölgede bırakacak ölçüde yalaka ve düzen taraftarıdır. Önceleri bunların görüntüsünü herkes bir miktar yuttu ama adım adım bilinçler açılıyor. Taraf, ordunun AKP’nin hegemonyasını kabul ettiği Dolmabahçe buluşmasının ardından yayına girmiştir. Bu yüzden orduyla mücadele ediyor görüntüsü sadece bir bedava kahramanlıktan ibarettir.
Sosyalizmin eleştirilebilirliği konusunda oldukça cesur adımlar attınız. Bugün neoliberalizm ile verilen yeni bir kavga söz konusu. Özeleştirinin son demlerine yaklaştığımız söylenebilir. Siz ekolojist vb. akımların neoliberalizm ile mücadeledeki yerine inanıyor musunuz?
Ekolojist akımların değişen yeni paradigmanın devrimci unsurları olduğunu düşünüyorum. Kırk yıl önce soldaki birinin teknolojiye karşı çıkması, yol yapımına karşı ağaçları savunması düşünülemezdi bile. Böylelerine o zamanlar “gerici” denirdi. Yani sol modernistti. Şimdi sol dahi utangaçca da olsa konum değiştiriyor. Eski üretici güçler teorisinden vaçgeçecek ama Marx gibi büyük bir düşünürün ölü ağırlığı var sırtında, bir türlü kurtulamıyor bundan. Sol, neoliberalizm ile mücadele ederken aynı zamanda kendi içindeki liberalizmi ve Stalinizmi de görmelidir. Kendi gözündeki merteği görmeyip elin gözündeki çöple uğraşıyor konumuna düşmemek gerekir.
Devletin gösterdiği alanlarda yapılan sivil toplum eylemleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu tür eylemler başarıya ulaşabilir mi?

Yürümekle yollar aşınmaz. Beyoğlu’nda her gün dört beş yürüyüş oluyor. Adamlar bu işin çaresini buldular. Bırak yürüsün, potansiyelini boşaltsın. Bunların bıktırıcı ve heyecansız eylemler olduğunu, sonuçta sistemin buharı basıncını azaltma işlevine yaradığını düşünüyorum. Polisle illa çatışmak mı gerekir? Bunu da savunuyor değilim, gerekirse çatışma da olabilir ama… Esas devrimci faaliyetin halk kitlelerinin devrimci özörgütlenmesini becermek olduğu düşüncesindeyim. Bir yerde halk kendisi örgütlenip yerel olarak inisiyatifi ele alabiliyor mu? İşte bugünün devrimci faaliyeti budur.
Arundhati Roy, modern yaşamı reddetmenin gerekliliğinden bahsediyor ve bunu yapamasa bile bunun sözcülüğünü yapmak görevini üstlendiğini söylüyor. Marksizm ve Anarşizmi, modernizmin iki asi çocuğu olarak tanımlarsak, modernitenin karşısında kendinizi konumlandırırken hayatınızı ne kadar buna endeksleyebiliyorsunuz? Siz bir sözcü ve bir eylemci sıfatlarını aynı anda taşıyor musunuz?

Bireysel tavır alışları önemserim ama yaşadığımız sistem içinde bunun sınırları olduğunu da düşünürüm. Örneğin askere gitmedim, bedelli askerlik yapmadım, kitaplarımın üzerinden milli savunma vergisi ödemeyi reddettim ama sigara alırken dolaylı olarak milli savunma vergisi ödediğimi biliyorum. Ne sözcü ne de eylemciyim. Yani bu sıfatları benimsemiyorum. Demin de söylediğim gibi, eylemcilikle devrimciliği birebir özdeşleştirmiyorum. Devrimci bir anarşist olduğumu söyleyebilirim ama eylemcilikte o kadar aktif değilim. Bunun yaşla alakası yok. Eylemcilikle pek fazla ilerleneceğini düşünmüyorum. Daha doğrusu artık eylemciliğin de sisteme içkin olduğunu düşünüyorum. Eylem tabii yeri geldiğinde gerekli ve güzel bir şeydir ama buna verilen eforun ezilenlerin özörgütlenmesine verilmesinin daha doğru olduğu kanısındayım. Kısaca belirtecek olursam, üç eylem örgütlemek yerine üç kişinin bir araya geldiği bir özörgütlenme deneyini daha değerli görüyorum artık. Yani egemenleri kendi alanlarında, silahlarıyla ve coplarıyla yalnız başlarına ve işsiz bırakmak, bunun yerine onların müdahale edemeyecekleri alanlara çekilip halkı aktif bir aktör haline getirmek için çaba göstermek. Bu, faaliyet alanlarının Beyoğlu’ndan daha uzak alanlara, varoşlara, köylere taşınması anlamına da gelebilir.

Röportaj: Sarphan Uzunoğlu, soldefter.com

2 Yorumlar+ Yorum Ekle

  • Vay be: Ne kadar hızlısın Ali Cebab! Saf bir İslamcılık tanımından hareketle epey çevreyi harcamak ne kadar kolay..

  • Yazıdan hareketle söyleyeceğiniz bir düşünce varsa söyleyin. Bu benim fikrim, size ters geliyorsa sizin sorununuz. Burda laf ebeliği peşinde değilim.

Yorum bırak