Oca
26
2012

Sinemanın Vicdanı

“Angelopoulos demek, sadece Yunan tarihi ve ‘Grek’ kültürü değil, başlı başına insanlık vicdanı demektir. Gazeteciliğin ‘başlık şehveti’ne kapılacak olursak, ‘Sinemanın vicdanı sustu’ bile diyebiliriz. Yunanistan’ın göç, acı, işgal, devrim, cunta ve bölünmüşlüklerle dolu yakın tarihinin yanı sıra 1. Dünya Savaşı, Rus Devrimi, Stalin Rusyası, Hitler dönemi Avrupa… Hâsılı geçtiğimiz yüzyıl Avrupa’sının bütün acıları ve trajedileri filmlerine sızdı. Yapıtlarında vazgeçemediği zamansızlık vurgusu biraz da bu yüzdendi. Her filminde gördüğümüz geçmiş ve bugün arasındaki zaman geçişleri, sadece farklı dönemleri birbirine bağlamak için değil, ‘ibn’ül vakt’ olan bizlere yani ‘kendi zamanının çocukları’na zamanın yekpare oluşunu hissettirmek içindi. Başka bir deyişle ‘ne içinde ne de büsbütün dışında olduğumuz’ zamanın ayaklarımıza dolaşmaması için onunla aramızdaki mesafeyi kaldırıyordu. ”

“Diğer taraftan, göçün, ayrılıkların ve yolculukların yönetmenidir Angelopoulos; isterseniz şairi de diyebilirsiniz. Bütün karakterlerinin âdeta kaçarak yaptığı yolculuklar hiçbir zaman onları ‘ileriye’ veya bir geleceğe taşımaz. Her yolculuğun sonunda, geçmişin kapısı önünde buluverirler kendilerini. Ve hiç beklemedikleri bir anda, o hep kaçtıkları ‘yüzleşme’yi yaşarken görürüz onları. Kocasını öldüren bir kadını anlattığı, ilk filmi ‘Anaparastasi’den (1970) beri değişmez bu durum. Arıcılar, Ulis’in Bakışı, Sonsuzluk ve Bir Gün, Kumpanya, Leyleğin Geciken Adımı, Avcılar, Kitera’ya Yolculuk, Ağlayan Çayır, Zamanın Tozu… Bütün filmlerinde, acı ve ıstırapla kıvranan karakterlerin o hiç bitmeyecekmiş hissi veren, zamansız ve mekânsız yolculukları sonunda vardıkları nihai nokta, pişmanlıktan başka bir şey değildir. Kimi zaman, iç savaşın en kanlı döneminde seçkinci hayatlarına devam eden elitler, kimi zaman birbirini kıran ‘faşistler’ ve ‘devrimciler’, bazen de yılların yükünü genç omuzlarına yüklendiği için ‘puslu manzaralar’da kaybolup giden yeniyetmelerdi bunlar. Hepsinde de, bedelini yaşayarak ödedikleri acı bir yüzleşme ve beraberinde izleyiciyi de kaplayan kesif bir hüzün ile koyu bir pişmanlık… Bir de, Eleni Karaindrou’nun akıldan hiç çıkmayan müzikleri. “

Yazar Hakkında:

Yorum bırak