Kas
15
2012

Ezeli ve ebedi bir ufuktan bakmak-Atasoy Müftüoğlu

Müslüman olmak demek; Kur’an-ı Kerim’in içerdiği ebedi amaçları, anlamları, bilgelikle­ri, değerleri sonsuza kadar temsil etmek, sonsuza kadar Kur’an ufkunun anlamlarına içtenlikle bağlı kalmak demektir. İlahi iradeyi, ilahi emaneti, ilahi sorumlulukları, ilahi modeli yeryüzünde temsil etmek ve gerçek kılmak üzere, mücadele-uğraş alanına çıktığımızda, İslami alana girmiş oluruz. İslami alana girmekle, kendimizi, toplumumuzu, toplumlarımızı, çevremizi ve hayatımızı değiştir­me sorumluluğunu yüklenmiş oluruz. Hayatımız boyunca varoluşumuzun hiç değişmeyen mer­kezi boyutu, Allah’a (c. c.) ait olmakla şekillenir, Allah’a ibadetle / hizmetle anlam kazanır.

Kendimizi, toplumumuzu Kur’an-ı Kerim ilkeleri ve ahlakı doğrultusunda değiştirmediğimiz, de­ğiştirmeyi düşünmediğimiz takdirde İslami bir gelecekten söz edemeyiz.

Hayatın / tarihin içerisinde Kur’an-ı Kerim’i temsil etmek, zamana / mekâna müdahale edebilecek bir sorumluluk bilincine / iradesine sahip olmak­la mümkün olabilir. Sözünü ettiğimiz sorumluluk bilinci ve iradesi, düşünsel yoğunluklar ve nitelik­ler yönünde gerçekleştireceğimiz çabalarla sağla­nabilir, sayısal planda çoğalarak değil.

Kur’an-ı Kerimin öngördüğü İslami sistem, insani etkinlik alanlarının tümünü kuşatan tutarlı / bü­tünlüklü bir sistemdir. Bu sistem, yalnızca manevi kurallardan ibaret değil, aynı zamanda dünyevi / maddi / siyasal / ekonomik kurallar da içeriyor. Kur’an-ı Kerim’in ezeli-ebedi içeriğine, buyrukla­rına, yasalarına inanmak, bu doğrultuda eylemde bulunmayı, bu doğrultuda tercihler yapmayı, bu doğrultuda yaşamayı zorunlu kılar. Eylemde bu­lunmayan, değer tercihleri yapamayan iman’ın mahiyeti tartışma konusudur. İslami bir tercihte bulunmak, hayatın bütün boyutlarıyla ilgili bir dünya görüşünü ve hayat tarzını seçmek anlamı­na gelir. Bu dünya görüşü ve hayat tarzı, hayata / tarihe / dünyaya / insanlığa Kur’an-ı Kerim’in ufkundan bakmayı ve bu ufuk yönünde değişimi emreder. Kur’an-ı Kerim; İslam’ın özünü, temelini, esasını anlatır. Yöntem-metod konusunda aziz Peygamberimiz Efendimizin açıklamalarına ve uygulamalarına başvururuz.

Kur’an-ı Kerim, hayatın bütün boyutlarını biçim­lendirmek, yönetmek üzere hükümler getirmiştir.

İzzet ve onur kaynağı olan Kur’an-ı Kerim; edebi güzellik ve üstün belagat kaynağı olan Kur’anı Kerim; tarihe girdiği andan itibaren emsalsiz ve mucizevî etkisiyle / içeriğiyle / mesajıyla önce cahiliye insanını, cahiliye toplumunu, cahiliye kül­tür ve ahlakını değiştirmiş; yerel bir toplumdan, evrensel bir toplum, evrensel bir kültür ve mede­niyet oluşturmuştur. İslami mesaj / dil, bir ırka / sınıfa / renge / zümreye değil, bütün bir insanlı­ğa hitabı esas almıştır. Evrensel toplumun ifadesi olan İslam, farklı dinlere / topluluklara, hukuki, adli ve kültürel özerklikler tanımıştır. Müslüman yöneticilerin seçiminde hiçbir şekilde ırk faktörü­nün bir yeri olmamıştır.

Geçmişte hayatı / tarihi yüzyıllarca yönetmiş olan bir medeniyet, İslami ilkeleri / ahlakı / amaçları hayatın her alanına yansıtmayı başarabildiğimiz takdirde yeniden bir kez daha tarihi ve hayatı yönetebilir. Bunun için Müslümanların öncelikle, insanın ve toplumun İslami sorumluluklarıyla hiç ilgisi bulunmayan tartışmalara, uğraşlara veda et­mesi gerekir, içerisinde yaşadığımız “şimdi”de her şeyden önce dönüştürücü bir bilince uyanma­mız gerekir. Kapitalist hayat tarzının, neoliberal düşünce tarzının metalaştırdığı, ruhsuzlaştırılmış sürülere dönüştürüldüğü toplumlarda, insan ve toplum davranışlarını İslam’a göre şekillendirmek her geçen gün daha da zorlaşıyor. “Şimdi”yi şekil­lendirirken bugünün dünyasına ilişkin tarihsel bağlamı dikkate almak zorunlu hale gelmiştir.

Geçmişi sağlıklı bir biçimde değerlendirebilmek için eleştirel bir tarih yaklaşımına ihtiyacımız var­dır. Tarihe bir arkeoloji nesnesi gibi bakamayız. İslam’ın, tarihi şekillendirdiği döneme ilişkin başa­rılarla, başarı öyküleriyle büyülenerek, sürekli bu öyküleri tekrar ederek yaşamak, bizleri bugünün çok ağır gerçekleriyle yüzleşmekten uzaklaştırı­yor, olayların, gelişmelerin pasif seyircileri haline getiriyor. Olayları bütün boyutlarıyla değerlendi­remiyoruz.

Hayatın bütün boyutlarını kuşatan, şekillendiren, şekillendirmesi gereken aziz İslam’ın, şimdinin dünyasında yalnızca batini / manevi bir boyut ha­linde yaşandığını, yaşatıldığını, İslam’ın bir gele­neğe dönüştürüldüğünü, ancak bir gelenek şek­linde temsil edilebildiğini unutuyoruz. Geçmişte olduğu gibi, bugün de, Kur’an-ı Kerim’in teorik bağlamda, kuramsal bağlamda nasıl anlaşılması gerektiği konusunda yoğun çalışmalar yapılıyor, ancak; Kur’an-ı Kerimin tarihsel / siyasal /ekono­mik gerçekliklere nasıl yansıtılabileceği, bu ger­çeklikleri nasıl dönüştürebileceği üzerinde durul­muyor.

Yine geçmişte kimi dönemlerde yapıldığı üzere, bugün, Müslümanların bireysel hayatla­rında karşılaşabilecekleri kimi sorunlarla ilgili ay­rıntılı çözümlemeler yapılıyor, ancak, düşünsel / kültürel / bilimsel / toplumsal / siyasal sorunlarla ilgili çözümlemeler yapılamıyor. Kamusal / top­lumsal inşa, biçimlendirme / düzenleme yerine, bireylerin manevi hayatlarıyla, ihtiyaçlarıyla ilgi­lenen bir zihniyet gündemde tutuluyor. Cemaat hareketleri, cemaat çıkarlarını esas aldıkları için, kitlelerin algılarına hitap etmek gibi bir kolaycılı­ğı seçiyor, İslami partiler, cemaatler sistemle, Batı dünyasıyla, emperyal güçlerle ilişkilerinde hiçbir şekilde ilkesel davranma cesareti gösteremiyor, faydacı ilişki biçimleri üzerinde yoğunlaşıyor.

Bizler, Müslümanlar olarak, bütün dünyada İslami varoluşumuzu, hassasiyetlerimizi dikkate alma ih­tiyacı duymayan seküler bir irade tarafından aşa­ğılanarak kontrol altında tutuluyoruz. Her yerde İslam, devlet ideolojileri tarafından tanımlanıyor. Emperyal / küresel dünya, Müslümanları sorun olarak görüyor. Tanınmış İtalyan oryantalist Francesko Gabrieli; Müslümanları, bir böcek bilimci­nin, böcekleri incelediği gibi incelediğini söylü­yordu. Bu oryantalist bayağılık bugün de sürüyor.

Bir yanda Ortadoğu ülkelerinde “devrimler” ve “baharlar”dan söz ediliyor, ancak bir diğer yan­dan Filistin ve Filistinliler tarihlerinin en yalnız dönemini yaşıyor. Milyonlarca Afganistanlı, Iraklı, Suriyeli, Filistinli mülteci dayanılmaz koşullar içerisinde hayatta kalma mücadelesi verirken, bizler, biz Müslümanlar ülkelerimizi keyfi bir bi­çimde işgal ve istila eden, kardeşlerimizi katliama ve işkenceye tabi tutan, İslam’ın aziz şehirlerini viraneye dönüştüren emperyalistlere karşı tepki­lerimizde dikkatli ve ölçülü olmamız konusunda uyarılıyoruz.

Hiçbir alanda kendimizi gereği gibi savunamıyo­ruz. Çünkü zihinsel sömürge durumundan özgürleşemiyoruz.

Yeni bir evrensel yürüyüş ve inşa için, tevhidi bilinci, hilafet bilincini ve sorumluluk bilincini zihinsel bir bağımsızlık ve üretkenlik içerisinde harekete geçirebilmeliyiz. Bu tür bir bağımsızlık ve üretkenlik içerisinde olmadığımız için, yeryü­zünde, hayatın ve tarihin içerisinde Allah’ın (c. c.) vekili gibi hareket edemiyoruz. Kitleler, cemaatler aracılığıyla duygusal / romantik bir dil / söylem­le yönlendiriliyor. Kur’an-ı Kerim’i asli bütünlüğü içerisinde vakur / onurlu bir duruşla temsil ve ifa­deye cesaret edemiyor, öykünmeci yaklaşımlarla malûl bulunduğumuz için hep değişime maruz kalıyor, kendimizi, toplumlarımızı değiştirme ye­teneği kazanamıyoruz.

Yüzeysel, biçimsel, ruhsuz bilgiler ve tekrarlar sebebiyle, varoluşlarımız bunalım içerisinde. Zi­hin ve düşünce dünyamızın ufku kapalı. Bizleri, ibadetlerimizin biçimsel boyutlarıyla ilgili düzen­lemeler yapan bir fıkıh geleneği baskılıyor. Gele­neksel kısıtlamaların ve duygusallıkların baskıla­rından bağımsızlaşamıyoruz.

Kur’an-ı Kerim’in biz Müslümanlara bahşettiği ezeli ve ebedi ufku maalesef kaybettik; ilkel, yerel, etnik, ırkçı, mezhepçi ufuklara kapandık. Kitlesel duygulan kışkırtan, kitlesel bir popülizm, kitlesel bir ufuksuzluk içerisindeyiz. Tevhidi kimliğimiz, Ümmet’e özgü kimliğimiz hep tehdit altında. Şu ya da bu mezhebe dayalı kimlik yaklaşımları ne yazık ki gündemimizde yer alabiliyor.

Aklımız bir özne aklı olmaktan çıktığı için, propaganda yoluyla yönetilebilir hale gelmiştir. Eleştirel imkânlara yaklaşımlara sahip olmadığımız için paranoyak yanılsamalardan bir türlü kurtulamıyoruz. Toplumsal, siyasal dünyanın dışında kalan bir din anlayışı ile içerisinde yaşadığımız tarihin zorunlu kıldığı sorumlulukları yüklenemiyoruz.

Ezeli ve ebedi ilkeler, bilgelikler, bütünlükler sis­temi olan aziz İslam, kendine özgülüğünü maale­sef yitiriyor. İnanç dünyamız, dünya görüşümüz, hayat tarzımız, maruz bırakıldığımız zihinsel par­çalanmalar nedeniyle bir bütünlüğü yansıtmıyor. Düşünce dünyamız ve hayat tarzımız arasındaki çelişkiler, tutarsızlıklar büyüyor. Kur’ânî / İslami model geçmişte etkin, bağımsız, üretken, belir­leyici, dinamik bir yapıya, bütünlüğe sahipken; bugün ne yazık ki, edilgen, bağımlı, belirlenen, pasif, tüketen zayıf bir bünyeye dönüşmüştür. Günümüzde öncelikle gerçekleştirilmesi gereken en önemli çaba; İslami özgünlüğün / bütünlüğün / bağımsızlığın, temel kavramlar doğrultusun­da oluşturulacak İslami dilin / söylemin, İslami bağlamda yakalanabilecek düşünsel bir dönüşümün yeniden hayata kazandırılma çabasıdır. Kur’ânî temellere, ufka, bilince yabancılaşan yorumlarla, Kur’an-ı Kerim’in öngördüğü bütünden kopmuş parçalarla, seküler dünya görüşünün vesayeti al­tında yaşayabilen bir İslam algısı ile hiçbir alanda bir özgürleşme yaşanamaz, hiçbir alanda dönüşüm mücadelesi yürütülemez. Bu bağlamda en büyük sorumluluğun bilinçli entelektüellere, ulemaya, akademik kadrolara düştüğünü hatırlatmak gerekir. Seküler eğitim kurumları çok büyük bir yanılsama ve sapmadan ibarettir.

Örnek insan ve örnek toplumu, nitelikli düşün­celer ve nitelikli bireyler yetiştirebilecek İslami eğitim kurumlarını gündeme alabilmeliyiz. Halen karşı karşıya bulunduğumuz kimlik ve meşruiyet bunalımını aşabilmek için aktif / üretken / sor­gulayıcı bir zihin dünyasına sahip olabilmeliyiz. Yerleşik kategorilerle sınırlandırıldığımızda, kısıt­landığımızda yeniden düşünme, yeniden üretme ihtiyacı duymayız.

Yeni bir Kur’ânî duruşa, bu duruşa dayalı yeni bir bakış açısına ihtiyacımız var.

Hepimiz, bütün dünyada açıkça bir “şüpheli” mu­amelesine tabi tutuluyoruz.

Ahlaki bir şizofreni ile karşı karşıyayız. Kuşatılmışlık durumunu direnerek aşabiliriz. Klişe suçlamalara itibar etmemeliyiz.

Vuslat Dergisi, Kasım 2012; 137. sayı

Yorum bırak