Haz
8
2011

Edebiyat Düşünce, Düşünce Düşer

Kendini gerçekleştirme gibi özneleşmeci klişelerle ilk defa üniversite sınavlarına hazırlanırken çözdüğüm paragraf sorularında karşılaşmıştım, “kendine ait bir üslup yakalama” meselesi de edebiyat dergileriyle tanıştığım günlerden bu güne işittiğim şeylerden. Biraz evvel bir şeyler karalamaya çalışırken kullandığım kelimelerinin ve cümle kurulumlarının can sıkıcak kadar kısıtlı bir döngüye hapsolduğunu fark ettim, canım sıkıldı doğasıyla. Son günlerimi kabusa çeviren final sınavları boyunca yazdığım onlarca sayfa yazıya hâkim olan üslup da benzer kalıpların tekrarlanmasından ve öğrenilmiş -daha kötüsü aşılamayan- yapıların çoğaltılımından ibaretti. Beni düşünmeye sevk eden bir başka şey ise girdiğim sınavların hocalarına ve hocaların isteklerine göre bir dil benimsemenin yol açtığı değişken üslup ve kelime kadrosu oldu. Hocasına göre bir sınavda Tanpınar/Mehmet Kaplan üslubunu benimserken, ötekinde Orhan Koçak/Nurdan Gürbilek tarzına geçiş yapmak zorunda kalınca, dil derslerinde ve divan edebiyatında gündelik dilde ve yazıda asla yer almayacak bazı kelimeleri sanki anormal bir şey yapmıyormuşcasına kullanınca, üslup meselesine ilişkin dertlerim biraz daha çoğaldı. Tabii kafamda, edebiyatla olan alakam iyi kötü özgün yönleri olan bir üslup kaygısını devamlı bir biçimde beslemeli şeklinde bir kabul, öteden beri vardı, fakat okurken bu minvalde daha kuşatıcı bir dikkate sahip olmak gerektiğine ciddi ciddi kafayı taktım şimdilerde; farklı, orjinal kullanımlara ihtiyaca mebni bir şekilde daha seçici yaklaşmanın “kendine ait bir üslup yakalamak” için mecburi olduğuna inanıyorum. Daha evvel, bazı monophthong siyasi dergileri daha sık ve daha sıkı okuduğum günlerde, yazıların bütün paragraflarının aynı haşin tonlamayı taşımasının şiirden, edebiyattan kopuk ve dille girilen tecrübelerden bigâne olmaktan kaynaklandığı düşünmeye ve günden güne, kulak tırmalayan hakikati temellük etmiş havalarındaki dilin ve bildirme ekleriyle sonlanan cümleler bütününden ibaret olan metinlerdeki kasvetli yapının aslında içerikle örtüştüğünü, savunulan tezlerin kendisini geliştirme, kabul edilebilir kılma imkânlarının bu yapısallık tarafından sınırlanmış, düşüncenin kamusal bağlamda sahicilik kazanma gücünün benimsenen mezkur anlatım biçimiyle çerçevelenmiş olduğunun ayırdına varmaya başladım.

(Gadamer, Saussure vs. okumaya niyetli olduğumu söylediğimde kendisiyle yeni tanıştığım bir abi, şimdi zamanı değil hiç bulaşma demişti; sözünü tuttuğumdan mı, yoksa annemin tabiriyle maymun iştahlılığımdan ötürü çok defa olduğu gibi arkasını getiremediğimden mi bilmiyorum, dil felsefesi ile ilgili okumaları ilerletemedim, ama ucundan kıyısından konuya temas eden şeylerle sürekli iç içe olduğum için bu meseleyle alakalı genel geçer bazı kabullerden haberdârım. Az evvelki tespitlerden büyük ölçüde buradan besleniyor şüphesiz. Gökhan Yavuz Demir’in Sosyal Bir Fenomen Olarak Dilin Belirsizliği kitabı çerçevesinde gelişen bir ilgiydi bu ilkin. Ama bugünden bakınca iyi ki oradan devam etmemişim diyorum. Özellikle “Felsefe ve Arzu” başlıklı metninde Badiou’nun dil meselesini düşünceyi çıkmaza sokan üç ana yönelimden biri olarak saydığını görünce iyi ki bu işlere fazla bulaşmadım diye geçirmiştim içimden.)

Tasfiye’nin bütün bir kamuya hitap edebilme, dolayısıyla belli bir dil örüntüsü içine hapsolmadan farklı kitleleri ikna edebilme ya da en azından insanların tahammül edebileceği sahici bir anlatım diline sahip olabilme iddiası tabiatıyla cemaat-içi yayınların söz konusu dilsel kısıtlanmışlığına dönük bir eleştiriyi beraberinde getirdi. İnsanlara bir şey sunma iddiasında olmakla, kendi sınırların içinde bir şeyler söylemekle yetinmek arasındaki çizginin yayının yapısını bütünüyle belirlemesi etrafında gelişen ve biraz evvel sözünü ettiğim edebiyatın insani özle irtibat sağlama, hayatın farklı görünümleri üzerinden insanı daha sahih bir gözle algılama yeteneği kazandıran özgürleştirici gücünü hiçe sayan anlayışlara karşı tepkisel olarak vücut bulan bir takım genel düşüncelerdi bunlar.

(Dergiyle ilgili yaptığımız toplantıda Beytullah Abi’nin söyledikleri (hemen hemen şunlar: insanlara ulaşmanın onlara paket programlar sunmak şeklinde anlaşılmamasının önemi, sorular oluşturmayı hedeflemenin ve bu soruları insanlarla birlikte cevaplama çabası içinde olmanın gerekliliği, kendi cevaplarımızı “tüketici” olarak tasarladığımız bir okura dayatmaktan vazgeçmenin hayatiyeti, derdini insanlara aktarırken kuru bir formasyon sunmanın mesajı kabalaştırdığı gerçeği, edebiyatı insanları hidayete erdirme aracı olarak görme hatası) muhatabı önceleyen ve önemseyen bir edebiyat anlayışının ana hatlarını oluşturması yönünden önemliydi. Hemen hemen ilk sayılarından itibaren sıkı bir izleyicisi olduğum Fayrap dergisi ekibinin organize ettiği, halkı (yani İslamcılık açısından kamusal kökeni ve muhatap alınması gerekeni) merkeze alan bir edebiyat ve aynı zamanda siyaset anlayışını savunan Popülist Kültür Hareketi’nin ortaya çıkışı ve kurumsallaşması da, ilginç bir şekilde, aynı günlere rastladı.)

Yazar Hakkında:

1 Yorum+ Yorum Ekle

  • Güzel, etkili bir yazı olmuş, tebrikler :)

Yorum bırak