Üçüncü Yılın Kurşunu – Faruk Yeşil

ÜÇÜNCÜ YILIN KURŞUNU

7 Ekim 2023 – 7 Ekim 2026

Üç yıl oldu.

Üç yıldır
aynı gökyüzünü
aynı suçlular kirletiyor!

Üç yıldır
bir çocuk
her patlamada
biraz daha büyüyor,

bir anne
her sabah
ölmemiş olmasına
şaşırıyor.

Üç yıldır
dünya
aynı cümleyi kuruyor:

“Endişeliyiz.”

Ne kadar güzel bir kelime bu

Endişeliyiz.

Çünkü hiçbir şey yapmadan
vicdan sahibi görünmenin
en kibar şeklidir.

Endişeliyiz.

Sonra kahvemizi içiyoruz.

Sonra borsalar açılıyor.

Sonra uçaklar kalkıyor.

Sonra diplomatik telefonlar ediliyor.

Sonra bir çocuk daha ölüyor.

Ve dünya
ölümün üzerine
yeni bir açıklama koyuyor.

 

Ben artık
“uluslararası toplum”
kelimesine inanmıyorum.

Çünkü toplum dediğin
bir çocuğun ölümünü görüp
uyuyabiliyorsa

orada toplum yoktur!

Sadece
çıkarların birbirine yaslandığı
soğuk bir bina vardır!

Ve o binanın
camları vardır,

bayrakları vardır,

mikrofonları vardır,

çok güzel takım elbiseleri vardır.

Ama

vicdanı yoktur!

 

Gazze,

senin adını
haritalardan önce
anneler öğrendi.

Sen sadece bir şehir değil.

Sen
dünyanın yüzüne tutulmuş
kanlı bir aynasın!

Ve herkes
sana bakarken
kendini görüyor!

Kimisi
ellerindeki petrolü,

kimisi
silah sözleşmesini,

kimisi
kirli ve kanlı ticaretini,

kimisi
koltuğunu,

kimisi
korkaklığını,

kimisi
işbirlikçiliğini,

kimisi de

suskunluğunu!

 

Ey dünya,

Bir çocuk öldüğünde
neden önce
hangi taraftan olduğunu soruyorsun?

Çocuk
hangi taraftan olur?

Çocuk

Çocuktur!

Kalbi vardır.

Adı vardır.

Annesi vardır.

Odası vardır.

Oyuncağı vardır.

Ve savaşın
anlamadığı geleceği vardır.

Sen o geleceği öldürdüğünde
yalnız bir çocuğu öldürmezsin.

İnsanlığın
henüz yazılmamış bir cümlesini de öldürürsün.

 

Ama siz
sayılarla konuşuyorsunuz.

“Kaç kişi öldü?”

Soruyorsunuz.

Sanki ölüm
istatistik olunca
daha katlanılır oluyor.

Sanki
on binlerce insanı
bir rakamın içine sıkıştırınca

kan
ekrandan aşağı akmayacak!

Hayır, hayır.

Ben size
sayı vermeyeceğim.

Çünkü her sayının
bir adı var.

Her adın
bir annesi.

Her annenin
bir evi.

Her evin
bir penceresi.

Her pencerenin
bir sabahı.

Ve her sabahın
bir umudu.

Siz bütün bunları
bir rakama çevirdiniz.

Ben o rakamları
yeniden insana çevireceğim!

 

Bir çocuğun adı

Zeynep.

Bir diğerinin

Ali.

Bir başkasının

Yusuf.

Ve kim bilir
kaç isim daha

enkazın altında
alfabeyi bekliyor.

Siz onları
“hasar” diyerek geçtiniz.

İnsan hasar değildir!

İnsan

evdir.

İnsan

hafızadır.

İnsan

aşktır.

İnsan

bir annenin
gece yarısı
kapıya bakmasıdır.

İnsan

bir babanın
çocuğuna
“korkma” deyip
kendisinin korkmasıdır.

 

Ve aşk…

Siz aşkı
çiçeklere yazdınız.

Biz
onu Gazze’de gördük.

Aşk,

bir annenin
enkazın altında
çocuğunun sesini aramasıdır.

Aşk,

ölmüş bir babanın
cebindeki anahtardır.

Aşk,

yıkılmış bir evin
kapısını hâlâ
evin kapısı sanmaktır.

Aşk,

bir kadının
yıllarca
boynunda taşıdığı
ev anahtarıdır.

Ve aşk bazen
bir halkın

“Ben buradan
gitmeyeceğim”

demesidir.

İşte bu yüzden
işgalciler aşktan korkar.

Çünkü seven insan
unutmaz.

Unutmayan insan
boyun eğmez.

 

Ben sana
barış kelimesini de
kolay söylemeyeceğim.

Çünkü barış,

mezarlığın üzerine
örtülen beyaz bir bez değildir.

Barış,

katilin elini
yıkayıp
masaya oturtmak değildir.

Barış,

mazlumdan
“biraz daha sabretmesini”
istemek değildir!

Barış,

çocuğun
ölmeyeceğinden emin olmasıdır.

Barış,

annenin
gece kapıyı kilitleyip
rahat uyumasıdır!

Barış,

bir insanın
evine dönebilmesidir.

Gerisi diplomatik maskaralıktır!

 

Ey beyaz saraylar,

ey mermer salonlar,

ey kravatlı adamlar,

ey televizyonlarda
çok ciddi konuşanlar,

siz hiç

bir çocuğun
enkazdan çıkarılan
ayakkabısını

elinize aldınız mı?

Alsaydınız
o gün

“meşru müdafaa”
kelimesini
bir daha söyleyemezdiniz.

Çünkü bazı kelimeler
bazı cesetlerin yanında
utanır.

 

Üç yıl.

Üç yıl boyunca
siz bize
“denge” anlattınız.

Ben size
vicdanı anlatacağım.

Denge nedir?

Bir kefeye
tank koyup

öteki kefeye
taş koymak mı?

Bir tarafa
ordu koyup

öteki tarafa
kaçacak yeri olmayan
çocukları koymak mı?

Denge diye bir şey yok.

Bazen

adalet vardır.

Bazen

zulüm vardır.

Bazen

iman vardır.

Bazen

küfür vardır.

Ve bazen
insanın yapması gereken tek şey

hangisinin
karşısında durduğunu
söylemektir!

 

Ben Filistin’de
yalnızca bir savaş görmüyorum.

Ben orada
insanın insana
ne kadar düşmanlaşabileceğini görüyorum.

Bir halkın
adının önüne
etiketler koyarak

onun acısını
duyulmaz hale getirmeye çalışan
bir dil görüyorum.

Önce insanı
bir kelimeye indiriyorsunuz.

Sonra o kelimeyi
tehlikeli ilan ediyorsunuz.

Sonra
o kelimenin arkasındaki
insanı öldürüyorsunuz.

Ne kadar kolay!

Ne kadar temiz!

Ne kadar medeni!

Ne kadar ALÇAKÇA!

 

Gazze,

seni savunmak
artık yalnızca
Filistin’i savunmak değildir.

Seni savunmak,

bir insanın
insan olarak kalma hakkını
savunmaktır!

Çünkü bugün
senin çocuğunu
sayıya çevirenler,

yarın
başkasının çocuğunu
başka bir kelimeyle
silebileceklerini düşünecekler!

Zulüm
bir yere ait değildir.

Dün Afganistan, Çeçenya, Bosna, Irak’taydı.

Bugün Gazze’dedir.

Yarın
vicdanını kaybetmiş
her yerde olabilir!

 

Çok öfkeliyim.

Ama öfkem
kör değil.

Benim öfkem
bir çocuğun gözleri kadar
açık.

Bir annenin elleri kadar
titrek.

Bir mezar kadar
sessiz.

Ama kurşun kadar
sert!

Öfkem,

bir tankın önünde
duran beden değil yalnız;

bir kelimenin içinde
saklanan yalandır!

Bir haberin
kesilen cümlesidir!

Bir ekranın
bulanıklaştırdığı
çocuk yüzüdür.

Bir diplomatın
“üzüntü” dediği
cinayettir!

Bir liderin
“kaçınılmaz” dediği
ölümdür!

Ve bir insanın
“beni ilgilendirmiyor”
dediği anda
kendi ruhuna attığı
kurşundur!

 

Ey susanlar,

sizin sessizliğinizin de
bir tarafı vardır.

Çünkü bomba
düştüğünde
duvarlar susar.

Ama insan susarsa

duvarın tarafını tutar.

Ben susmayacağım.

Çünkü susmak
sadece korkaklık değildir!

Bazen işbirliği.

Bazen

suça verilen
en temiz imzadır.

 

Bir gün
bu savaş bitecek.

Bunu biliyorum.

Ama asıl soru
savaşın bitmesi değil.

Biz savaştan sonra
hangi insan olarak kalacağız?

Çünkü savaş
evleri yıkar.

Ama suskunluk
karakteri yıkar!

Bombalar
bedenleri öldürür.

Ama yalan
hafızayı öldürür.

Ve hafızası öldürülen insan

yeniden
aynı zalimi seçebilir.

 

Bu yüzden

unutmayacağız.

Gazze’yi değil yalnız.

Gazze’nin bize
sorduğu soruyu da

unutmayacağız.

“Sen insan mısın?”

Bu soru
bir füze kadar ağırdır!

Bu soru
bir mezar kadar derindir!

Bu soru
her gece
yatağımıza girer.

Ve sabah olduğunda
bizden cevap ister.

 

Filistin,

senin için
ağıt yakmayacağım yalnız.

Çünkü sen
yalnızca yas değilsin.

Sen
ayağa kalkmanın
isyan eden biçimisin!

Sen
ölümün ortasında
hayatı savunan
inatçı bir çiçeksin!

Sen

enkazdan çıkan
bir avuç topraksın!

Sen

yıkılmış bir evin
duvarında kalan
çocuk resmi.

Sen

bir annenin
“oğlum” derken
sesinin kırıldığı yer!

Sen

bir babanın
ölmeden önce
çocuğuna bıraktığı
son bakış!

Sen

toprağa gömülen
ama tarihe gömülemeyen
bir hakikatsin.

 

Üçüncü yılın gecesindeyiz.

Gazze’nin üzerinde
yine ağır bir gökyüzü.

Bir anne
çocuğunu sarıyor.

Bir çocuk
uyumaya çalışıyor.

Bir adam
yıkılmış evinin önünde
taşlara bakıyor.

Bir kız çocuğu
saçlarını tarıyor.

Savaşın ortasında bile
bir kız çocuğu
saçlarını tarıyorsa

hayat hâlâ direniyor demektir.

İşte korkmanız gereken budur.

Tanklarınız değil.

Uçaklarınız değil.

Bombalarınız değil.

Hayat!

Çünkü hayat
öldürülmesi en zor
isyandır!

 

Bir gün

Gazze’de sabah olacak.

Ama öyle bir sabah ki

sirensiz.

Barutsuz.

Yetim kalmamış.

Annesi başında.

Babası kapıda.

Çocuklar sokakta.

Deniz
kendi sesinden başka
hiçbir ses taşımıyor.

Zeytin ağaçları
yeniden gölge veriyor.

Ve bir çocuk
göğe bakıp

ilk kez

uçak değil,

kuş görüyor.

İşte o gün

ben şiir yazmayacağım.

Çünkü şiir
işini bitirmiş olacak.

Çünkü o gün
bir çocuk

“yarın”

kelimesini

korkmadan söyleyecek.

 

Fakat o güne kadar

sana bir sözüm var, Gazze:

Adını unutmayacağım.

Ölülerini
sayıya çevirmeyeceğim.

Çocuklarını
istatistiğe teslim etmeyeceğim!

Acını
politikacıların ağzında
kaybolan bir kelimeye
dönüştürmeyeceğim.

Ve sana bakarken
insanlığımı
başka hiçbir şeyin
önüne koymayacağım.

Çünkü sen bize
şunu öğrettin:

İnsan bazen
yıkılmış bir evden
daha güçlüdür.

 

Üç yıl oldu.

Ve hâlâ

Buradayız!

Siz bombalarınızla geldiniz.

Biz hafızamızla kaldık.

Siz duvarları yıktınız.

Biz isimleri koruduk.

Siz evleri yaktınız.

Biz evin ne olduğunu
unutmadık.

Siz çocukları öldürdünüz.

Biz çocukların
neden yaşaması gerektiğini
daha iyi anladık!

Siz gökyüzünü
ateşe çevirdiniz.

Biz

göğe bakmayı
bırakmadık!

İşte yenilginiz burada!

Bilin ki bir insan
gökyüzüne bakmayı
bırakmıyorsa

henüz

teslim olmamıştır!

 

Ve şimdi

üçüncü yılın
tam ortasında

dünyaya değil,

önce kendimize
soruyoruz:

Biz kimin tarafındayız?

Cevap basit.

Çocuğun.

Annenin.

Evin.

Mezarın.

Hakkın.

Özgürlüğün.

Tevhidin.

İnsanın.

Ve insanın
insan kalma ısrarının!

Çünkü Filistin
yalnızca Filistinlilerin meselesi değildir.

Filistin,

insanlığın
kendi yüzünü
hangi taraftan gördüğünün
meselesidir!

 

Öyleyse yaz bunu
duvara:

Bir halkı öldürerek
hafızasını öldüremezsiniz!
direncini yok edemezsiniz!

Yaz bunu
kapılara:

Bir evi yıkarak
eve dönme arzusunu
yıkamazsınız!

Yaz bunu
mezarlara:

Ölüler bazen
yaşayanlardan daha uzun konuşur!

Yaz bunu
gökyüzüne:

Hiçbir uçak
bir halkın rüyasını
bombalayamaz!

Ve yaz bunu
insanın alnına:

Zulme alışmak,
zulmün bir parçası olmaktır!

 

Üç yıl oldu.

Ben hâlâ
Gazze’nin çocuklarına
bir gelecek borçlu olduğumuzu düşünüyorum.

Bir ev borçluyuz.

Bir okul.

Bir hastane.

Bir zeytin ağacı.

Bir sabah.

Bir deniz.

Bir oyun.

Bir gülüş.

Ve belki en çok

korkmadan uyuyabilecekleri
bir gece!

Bunun adı siyaset değil.

Bunun adı diplomasi değil.

Bunun adı jeopolitik değil.

Bunun adı

İNSANLIK.

Ve eğer insanlık
bunu bile veremeyecek kadar
yoksullaştıysa

bırakın bütün saraylarınız
YIKILSIN!

Çünkü bir çocuğun
yaşama hakkından
daha büyük

hiçbir devlet yoktur!

Hiçbir sınır.

Hiçbir bayrak.

Hiçbir ideoloji.

Hiçbir çıkar.

 

Üç yıl.

Yedi Ekim’den beri
üç yıl.

Ama tarih
henüz bitmedi.

Çünkü Gazze hâlâ nefes alıyor.

Filistin hâlâ söylüyor.

Zeytin hâlâ büyüyor.

Deniz hâlâ vuruyor kıyıya.

Ve çocuklar,

bütün bombalara rağmen,

yarın için

bir şeyler çiziyor!

İşte o çizgi

işgalden daha uzun.

İşte o çizgi

bombadan daha güçlü.

İşte o çizgi

sınırdan daha gerçek.

Çünkü bir çocuğun
geleceğe çizdiği
küçücük bir pencere

bazen

bir ordunun
kurduğu bütün duvarları
yıkar!

 

Ben o pencerenin
önünde duruyorum.

Silahım yok.

Ama şiirimi sürüyorum namluya.

Ve şiirler
bazen kurşundan ağırdır.

Çünkü kurşun
bedene girer.

Kelime
tarihe.

Ben sana
bir şiir bırakıyorum, Gazze.

Bir ağıt değil.

Bir teslimiyet hiç değil!

Bir dua kadar derin,

bir çığlık kadar sert,

bir çocuk kadar masum,

bir anne kadar yaralı,

bir taş kadar suskun,

bir kurşun kadar öfkeli.

Ve sonuna

şunu yazıyorum

Sizi unutmayacağız!

Sonra bir satır daha

Sizi yalnız bırakmayacağız!

Sonra daha büyük harflerle

Sizin özgürlüğünüz,
bizim insanlığımızın sınavıdır!

Ve en son,

bütün dünyanın duyacağı kadar yüksek:

Gazze,
sen yıkılmadın.

BİZ YIKILDIK!

Sen hâlâ
çocuğunun adını söylüyorsun.

Biz
kendi insanlığımızın adını
unutuyoruz.

Ama o adı
yeniden öğreneceğiz.

Senin taşlarından.

Senin denizinden.

Senin mezarlarından.

Senin annelerinden.

Senin çocuklarından.

Ve bir gün,

bütün bu ateşin ardından,

bir çocuk
Filistin’in göğünde
uçurtmasını uçuracak.

O zaman

uçurtmanın ipi
gökyüzüne değil,

insanlığın boğazına bağlanacak.

Ve dünya
ilk kez

bir çocuğun elinden
özgürlüğün ne demek olduğunu
öğrenecek!

07 Ekim 2026
Düzce

Etiket(ler): , , , .Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir yanıt yazın