Öğretmenlik, İdealizm ve Piyasa Üçgenine Sıkışan Öğretmenler İçin Bir Ağıt:
Dag Solstad’ın “Mahcubiyet ve Haysiyet” Romanı[1]
Hem ideolojik duruşuna bağlı hem edebiyat öğretmeni olanların farklı veçheleriyle temaslanabileceği bir eser, Dag Soslstad’ın “Mahcubiyet ve Haysiyet” romanı. Tabii onlara özel değil kuşkusuz ama meselelerini onları merkeze alarak işlemiş.
Son yıllarda yayınevleri, İskandinav edebiyatlarına ayrı bir ehemmiyet gösteriyor. Farklı yayınevlerinden çıkan pek çok İskandinav edebiyatı tercümesi, okuyuculardan da epeyce ilgi görüyor.
Romanın baş kahramanı, yirmi beş yıllık edebiyat öğretmeni Elias Rukla’dır ve Soslstad’a göre küreselleşmenin egemen olduğu bir çağda tabiri caizse uzatmaları oynayan Marksist bir entelektüeldir. Saygıyı hak eden bir kişi olduğu için romanın başlığındaki “haysiyet”i öncelikle kendisine bir de biz tevcih edelim. “Mahcubiyet”in ise ideolojik duruşuna bağlılıkta ısrar eden bu saygın kişiliğin temel ahlâkî karakteri olduğunu vurgulayalım.
Roman pekâlâ toplumsal/siyasal mücadeleler dolayımında insanlık tarihi boyunca yaşanan/yaşanabilecek tercihlerin, hayal kırıklıklarının bir manifestosu olarak okunabilir. Kurgunun temelinde esasen Elias Rukla’nın arkadaşı hatta onun politik mücadelesinin Marksist teorik önderi olan Johan Corneliussen’in ibretlik hikâyesi vardır. Eğer bu atlanırsa roman, sadece kuşak çatışmasına indirgenerek değerlendirilme talihsizliğine uğrayacaktır.
68 kuşağının karizmatik genç Marksist önderi Johan Corneliussen’in küresel kapitalizmin merkezi ve öncüsü olan Amerika’ya gidip reklamcılığa başlaması; Türkiye’de de önce pek çok solcunun piyasaya transferi -bazılarının benzer şekilde reklamcı olmaları- ile yaşadıkları olumsuz dönüşümleri izah bağlamında pek çok İslamcı için yaygın bir şekilde kullanılan “Mücahitler, müteahhit oldu!” sehl-i mümtenisi ile izah edilen duruma benzemesi bakımlarından oldukça enteresandır.
Bu çerçeve ve benzerlikler edebiyatın ve edebiyatçının gücü olarak teslim edilmelidir. İdealist öğretmen Elias Rukla, yirmi beş yıl boyunca büyük bir motivasyon ve kararlılıkla aynı hattı tahkim etmeye çalışmaktadır lâkin dünya değişmiştir. Marksist önderi bile mücadeleyi terk edip kapitalizme teslim olan devrimci bir öğretmen, bu durumun farkına varamayacak bir bilinçten mahrum varsayılabilir mi? Elbette hayır!
Memuriyetle idealizm arasında
Peki, yirmi beş yıllık edebiyat öğretmeninin yaşadığı kriz/bunalım/patlama neyle ve nasıl açıklanmalıdır?
Bunun asıl nedeni yukarıdaki girişten biraz olsun çıkarılabilir. Edebiyat öğretmeninin Marksist önderi Johan Corneliussen’in kapitalizm lehine saf değiştirmesi bize geniş bir kavrayış ve izah alanı açıyor.
Elias Rukla, uzatmalı direnişinin geldiği aşamayı acıtıcı bir yüzleşmeyle kavrıyor. Pek çok insanın Elias Rukla’nın yaşadığı karşılaşmayı az evvel vurguladığım gibi kolaya kaçarak “kuşak çatışması” klişesi ile izah edebiliyor. Hâlbuki Elias Rukla ile öğrencilerini dolayısıyla da toplumu karşı karşıya getiren ve romanın başkahramanının sarsıcı hesaplaşmasını temsil eden o an, büyük bir volkanik patlamadır ve çok uzun süredir kaynayan magmanın sadece dışavurumudur.
İdeolojilerin edebiyat gibi sanatsal üretimlerle donatılarak toplumsal adaleti tesis etmek için seferber edilmesi, bütün bağlıların yürekten inandığı bir hedeftir. Elias Rukla da edebiyata bu pencereden bakar. Bütün edebî faaliyetler (Bir edebiyat öğretmeni de zaten doğrudan bu uğraşın içindedir.), bu çerçeveyi beslemelidir. Önünde, düşünme ve sorgulamanın en çok ziyaret ettiği bir kitle vardır: genç kuşaklar/liseliler! Klasik ya da modern, bütün edebiyat Rukla’nın rehberliğinde bu söz konusu sosyal dönüşüm için gençlerin istifadesine sunulmalıdır. Rukla da öyle yapar.
Öğretmenlik, pek çok çelişkiyi barındıran bir meslektir. Ben de bir edebiyat öğretmeniyim ve kendimi ideolojik seçimlerime göre konumlandırıyorum. Romanı okurken ve bu yazı boyunca müzakere ederken Elias Rukla ile aşağı yukarı aynı tarafa düştüğümü siz de anlamışsınızdır. Paragrafın başındaki o çelişkiye dönelim: Öğretmen, modernliğin misyoneridir. Bu misyonerlik modern ulus devletlerin çizdiği sınırlar ve belirlediği ilkeler doğrultusunda yerine getirilmelidir ancak hangi toplumda icra edildiğine bağlı olarak birtakım farklılıklar gösterecektir. Farklı ideolojik mensubiyetler de ister istemez “beklenen” o misyonerliği yapıbozumuna uğratacaktır. etkileyecektir. Nihayetinde aydınlanmacı niteliğiyle tebarüz eden bir Marksistin modernlikle kurduğu ilişki ile kendini bir dîne nispet eden başka birinin söz konusu misyonerlikle ilişkisi aynı olmayacaktır.
Öğretmenlik mesleğinin, devlet zoruyla faillerini eşitleme dayatmasına muhakkak değinmeliyiz. Egemen sistemlerin birer memuru ve kendi ilkelerinin misyoneri olan öğretmenlerden beklenen, o sistemin hedeflerine ulaşmaktır. İdeolojik tutumlarında ısrar edenlerin ise bu süreçlerde birtakım problemlerle karşılaşması, kimi tepki ya da işten uzaklaşmalar gibi yaptırımlarla karşılaşmaları olasıdır.
Gelgelelim dünyayı değiştirmek isteyen bu ideolojik öğretmenler, mesleklerine dört elle sarılırlar çünkü karşılarında, “dünyayı birlikte değiştirebilecekleri genç bir kitle” vardır. İşte Elias Rukla da bu hayale adanmış bir öğretmendir. Belki öğrencilerinden çok şey beklemektedir ancak Marksizm evreninin tesiri altındaki bir kişi olarak ayırdında olmayacağını düşünemeyeceğimiz küresel ve yerel kapitalizm öğrencileri/gençleri, edebiyatı çoktan yutmuştur.
Rukla’nın öğretmenliğini sonlandıracak kriz ânına kadar henüz patlamayan yanardağ, uzun süreler boyunca yerkabuğunun derinliklerinde bulduğu çatlaklardan usulca akan lavlar hâlindeydi. Henüz patlamadığı için Elias Rukla, doğrudan bir kriz ânına sürüklenmemişti çünkü henüz mücahitlerden müteahhit olmayan kimileri varlık ve idealizmlerini sürdürüyordu. Johan Corneliussen safları terk etse de Elias Rukla hâlâ cephedeydi!
Neredeyse bütün dünya için büyük kırılma olan 80’li yılların hemen öncesinden başlayıp günümüze uzanan bir Leviathan olarak neoliberalizm; hemen her şeyi, en kıymetlilerimizi piyasa değeri olan bir meta ilan etmiştir. Bu neoliberal müdahale; Şili’den Türkiye’ye, Güney Afrika’dan Norveç’e hemen bütün insanlığı teslim almıştır. Elias Rukla’nın, Ahmet Örs’ün Mustafa Başpınar’ın ve diğer başka edebiyat öğretmenlerinin öğrencileri de işte bu sürecin mağduru olmuşlardır.
Marksist önder Johan Corneliussen, bu piyasalaşma dalgasına direnilemeyeceğine erken bir vakitte karar verip onca emeği heba etmiş, yoldaşlarını hayal kırıklığına uğratmıştır. Onun mücadeleyi terk etmesi, güçlü bir sembolizm olarak romanın omurgasını oluşturur ve dünyanın dönemsel izahını yapar. İşte Rukla ve öğrencileri, bir şekilde bu güçlü dalgadan nasiplenecektir. Meselenin özünü kavramak için öğrencilerin zihinlerinden geçen kaba ve hoyrat sorularla ilerleyelim: Yaptığımız iş para ediyor mu? Edebiyat ve felsefenin piyasa değeri nedir? YKS’de bu konularda soru çıkacak mı? “Yaban Ördeği”nden AYT’de soru gelir mi? Yoksa Ibsen ve eserleri müfredattan kaldırılmış mıdır? Elias Rukla iyi biri olabilir ancak hayatı anlamamızı isteyerek bizim test çözmemizi, dolayısıyla da sınavda başarılı olmamızı engellemiyor mu? Fuzûlî ile Franz Kafka’nın metinleri, Mustafa Kutlu’nun ikindiyi kılamadığı hikâyesinde hakikate yabancılaşmanın açıklayıcısı olduğunu yapay zekâ araçlarından araştırılamaz mı?
Norveç’te ya da Türkiye’de edebiyat, kültür, felsefe mirasının korunmasına eğitim bakanlıkları programlarında özenle yer verebilir ancak biraz önce işaret ettiğimiz piyasalaşma, küresel neoliberal dönüşüm afili lafları iptal etmektedir. Bu minvalde birkaç sene önce Japonya’da başlayan sosyal bilimler fakültelerinin kapatılması tartışmalarını hatırlatmak isterim.[2] Hükûmet, üniversitelerin teknik ve meslekî alanlara yönelmesini istemiş, birkaç üniversite bu isteğe itiraz etse de pek çok fakültede kontenjanlar azaltılmıştı. Modern kapitalist medeniyet, yalan ve hakikatin “Bir insanın elinden hayatı boyunca kendisini kandırdığı şeyi aldığınız anda mutluluğunu da bitirirsiniz.” hikmetini beyan ederek tartışıldığı Ibsen’in “Yaban Ördeği” eserini elbette ancak piyasa değeri ile ölçecektir.
Artık piyasa değer(sizlik)i ile ölçülen edebiyatın yani insan oluş çabasının lise öğrencileri/gençler cenahında bir alâkaya mazhar olmaması tabiidir çünkü insan çoktan öl(dürül)müştür. Nuri Pakdil’in “İnsan! Seni savunuyorum, sana karşı!”[3] feryadı, modern kapitalist medeniyetin kapanlarına kısılan herkes için kurtuluşa çağrıdır.
Bundan sonra ne olacak?
Modernliğin misyoneri olarak vazifelendirilen öğretmenler ve devlet, şimdi bir yol ayrımındalar. Teknoloji tapıncı içindeki Japonya’nın üniversitelerindeki dönüşüm tehdidi, bütün dünya için geçerlidir. Öğretmenlik, piyasa ve idealizm üçgenine sıkışan öğretmen ve öğrencilerin mevcut açmazlara mahkûm yapılar içinde bir çözüm bulma imkânları yok gibi görünüyor.
Hemen her şeyin yeniden değerlendirilmesi gereken zamanlardayız. En başta okul kurumunun modern ulus devlet ve bağlantılı olarak kapitalizm koşullarında ne manaya geldiğini, sermayenin anlam ve hakikati tümüyle katlettiği transhümanizm zamanlarında sadece öğrencilerin ve öğretmenlerin değil “insan”ın neredeyse varlık-yokluk savaşımı vereceği belirsizliklerle dolu bir aşamada olduğumuz neredeyse izahtan vârestedir.
Elbette bu müzakereleri, insanlığın bütün halkaları ayrı ayrı ve bağımsız bir yolla yapmak zorunda! Elias Rukla, “eski hâl”in muhal olduğunu ilan etmiştir. Yeni bir hâl, yeni bir paradigma lüzumu vardır. İnsanın hakikate büsbütün yabancılaştığı bir çağda yeni paradigma tartışmaları itibar görmezse bu yabancılaşma derinleşecektir.
Hakikatin neredeyse bütünüyle kaybedildiği bir çağda kendi kayıp ilanını erteleyen ideolojik bir edebiyat öğretmeninin genç kuşakların teslim alındığı iddiasına bir türlü gönül indirmeyip bu sürece yıllarca direnmesi bir kriz ânında nihayete erdiyse eğer, burada güçlü bir dayanışma ve benzer kaygılarla teşekkül etmiş ve mevcut paradigmayı aşmayı amaçlayan birlikteliklere, istişârî zeminlere ihtiyaç var, demektir. Bunu da unutmamalı!
Dipnotlar:
[1] Dag Solstad, Mahcubiyet ve Haysiyet, YKY, 8. Basım, İstanbul 2018.
[2] Japonya, sosyal bilimler fakültelerini kapatıyor:
https://www.hurriyet.com.tr/egitim/japonya-sosyal-bilimler-fakultelerini-kapatiyor-30295220
[3] Nuri Pakdil, Bir Yazarın Notları-I, Edebiyat dergisi yay, 4. Basım, 2014.












