Klâsik Felsefeden Modern Felsefeye Geçiş – Berke Kahraman

Klâsik felsefede, “Evren sabit ve değişmez bir yapıya sahiptir.” anlayışı hâkimdi. Bu aynı zamanda aklî bir evren anlayışıydı yani akla uygun, kesin hakikatti. Öyle ki bunun haricinde aklen başka bir varsayım üretilemezdi. Sabit ve mükemmel oluşundan dolayı matematiksel bir kesinliğe de sahipti. Buna tarihte ilk köklü eleştiriyi getiren İmam Gazalî’dir ve “Filozofların Tutarsızlığı” isimli bir kitap yazmıştır fakat İmam Gazalî’nin eleştirileri İslam kültürüne sahip birinin klâsik evren anlayışına baktığında görmüş olduğu çelişkilerden hareketle yapılmış eleştirilerdi yoksa bilimsel olarak ispatlanmış verilere dayanan şeyler değildi. Böyle bile olsa yapılan eleştiri değersiz değildir, güçlüdür. Neredeyse 1500 yıllık bir geleneği eleştiriye tâbî tutmak başlı başına önemli bir iştir.

Bu eleştiri yapıldığında eleştirilen sistem tamamıyla çökmedi çünkü henüz bilim Gazalî’yi desteklemiyordu fakat sistemin eksikliği her geçen gün kendisini daha fazla hissettirmekteydi. “Evrendeki bütün olgu ve olayları kendisiyle açıklayacağımız tek bir hakikatin olduğu” düşüncesi dayatmacıydı. Zaman geçtikçe artık kendisiyle yürünemez bir hâl aldı. Müslüman bilginler bu epistemolojiye açılımlar getirdiler. Mesela İmam Gazalinin “mümkün yorumlar” şeklinde ifade edebileceğimiz yaklaşım tarzı ya da Fahreddin Razî’nin “Hakikat bir tanedir ama ona giden yollar çeşitlidir.” diye özetleyebileceğimiz yaklaşım tarzı gibi. Bunlar evrendeki bütün olgu ve olayların kendisiyle açıklanabileceği tek bir hakikat olduğu düşüncesinin yanında çoğulculuğa doğru giden yani farklı fikirlere de zemin açan yaklaşımlardı. Bununla birlikte aynen “Filozofların Tutarsızlığı” kitabı yazıldığında onun klâsik paradigmayı yıkıcı etki gösterememesi gibi bu çoğulculuk denemeleri de teorik olarak kıymetli olsa dahî tam bir başarı gösteremedi. İslam geleneğinde bugün bile tek bir hakikatin olduğu ve 73 fırkanın 1’i hariç hepsinin cehenneme gideceği anlayışı hâkimdir. Bu çerçevede de İslam anlayışları kendilerini hakikatin tek temsilcisi sayarak başka yorumlara yer vermeyecek yaklaşımlar sergilemişlerdir.

Teorik olarak da olsa bu eleştirilerin yapılması, klâsik paradigmanın sonuna yaklaşıldığının göstergesidir. Eskiden bilim, sadece duyu organları aracılığıyla gözlem yapabilirken merceğin ve teleskobun keşfi, bazı şeylerin sınanıp doğru olup olmadığına bakılmasına imkân vermeye başladı. Bu çerçevede Kopernik, teorik olarak güneş merkezli evren anlayışını ortaya koydu. Kepler, bilimsel olarak bunu kanıtladı. O tarihlerde bir süpernova (yıldız patlaması) gerçekleşti ve Kopernik, bunu gözlemleyerek daha önce orada olmayan bir parlama keşfetti. Onun bir yıldız olduğunu düşünerek yaklaşık üç hafta onu gözlemledi ve sonra o yıldız kayboldu.

Klâsik paradigmada ay üstü âlem, nûrânî varlıkların bulunduğu yerdi ve orada asla değişme olmazdı. Dolayısıyla bir şey üç hafta boyunca gözüküp kayboluyorsa burada bir gariplik vardı. Güneş merkezli dünyanın bulunması ve süpernovanın gözlemlenmesi, o güne kadar geçerli olan bilgiye güvenin sarsılmasına neden oldu. Bu güven sarsıntısı, önce bilim çevrelerinden başlayarak aşağıya doğru sirayet etti. Hristiyanlık, Plotinus felsefesi üzerine yapılandırılmış bir sistem olduğundan klâsik felsefenin bilgi anlayışını olduğu gibi kabul etmiş ve onu tanrı sözü hâline getirmişti. Dolayısıyla bilimsel gelişmelerin ortaya çıkması, Hristiyanlık tezlerinin de çökmesi demekti. Bu da Hristiyanlığın tanrısı hakkında şüphelerin ortaya çıkmasına ve sorgulama sürecinin başlamasına neden oldu. Batıda felsefî anlamda Modernizme giden ilk sorgulamayı da Descartes yaptı ve ortaya bir metodoloji koydu.

Descartes, sâdık bir Hristiyandı fakat bir yandan ortaya çıkan bilimsel gerçeklikler Hristiyanlığın tezlerini yanlışlıyor ve Descartes’ın zihninde “Bu durumda neye güvenebilirim?” sorusu beliriyordu. Burada, Hristiyanlığı aklama adına bir test sürecine girişiyor. “Neye güvenebilirim?” diye sorguluyor ve Gazalî’nin örneklerine benzer şekilde aklı ve duyuları güvenilmez buluyor ve tek güvenilir bilgi kaynağının tanrı olduğunu söylüyordu. Buna karşılık tanrının ya da kötü bir cinin kendisini aldatıyor olabileceğini düşünerek buradan bilgi konusunda en doğru yolun şüphe olduğu kanaatine vardı. Zaten yola çıkış amacı da üzerine bilgiyi inşa edebileceği bir zemin bulmaktı. Bu noktada şüphe ettiği sürece (eleştirel baktığı sürece) yanıltılamayacağını düşünerek kendi düşüncesini buraya yasladı. “Düşünüyorum o hâlde varım!” sözünün asıl anlamı; eleştiren, sorgulayan, kritik eden düşünceydi. Böyle bir düşünce tarzıyla yanıltılamayacağını ve her şeyin farkına varabileceğini düşündü. Descartes, aslında burada klâsik mantıktaki “İnsan ölümlüdür. Sokrates bir insandır. O zaman o da ölümlüdür!” önermesindeki mantığı işletmiyordu. Bu yöntemi, mantık ya da akıl yürütme sonucu bulmamış, tecrübe edip ona sezgisel olarak ulaşmıştı. Sonra bu temel üzerine bilgiyi yeniden kurguladı.

Descartes’ın bu yaklaşımı sonradan birçok eleştiriye tâbî tutulsa da günün koşulları açısından devrimsel nitelikte bir anlam ifade ediyordu çünkü o vakte kadar Plotinus felsefesinden de alınan güçle beraber hayata ve insana dair bilginin aşkın kaynaktan geldiğine yönelik bir anlayış vardı ve aşkın kaynaktan gelen bilgi de doğru ve tartışılamaz bir bilgiydi. Diğer yandan ise ortaya çıkan şüpheler neticesinde tanrısal bilgi güvenilemez bir konuma düşüyor ve yerini akıl alıyordu. Yani akıl, bir nevi yeni tanrı oluyordu. Bu düşünceden önce her şeyin tanrıdan taştığı, tanrının parçası olduğu, ondan izler taşıdığı yani aklın tanrısal bir şey olduğu, bütün varlığa içkin olduğu ve ancak insandaki yoğunluğun tanrısal fikirler, değerler üretmeye uygun olduğu fikri ve kabûlü vardı. Bunun üzerine evrenin yeni kurgulayıcısı “akıl” hâline gelince doğal olarak zihin şu yargıyı geliştirdi: “Akıl, dış etkilere maruz kalmadan konuştuğunda tanrı ne söylüyorsa onu söyler!” Yani tanrının müstakil olarak konuşmasına dışarıdan bir şeyler yollamasına gerek kalmıyordu.

Akla bu kadar sınırsız ve kontrolsüz bir rol biçilmesiyle beraber rasyonalizm geleneği ortaya çıktı ve rasyonalizm, ilahiyat dahil her şeyi akıl yoluyla bilebileceğimiz düşüncesiyle hareket etmeye başladı. Bu durum; tanrıyı aklın kurgulaması, neyin dinî olduğuna aklın karar vermesi, evrene dair her şeyin akıl tarafından açıklanması gibi aklın haddini ve sınırını aşması sonucunu doğuran bir şeydi. Akıl; fenomenal etkilerden kurtulunca herkeste aynı şekilde işler, diye düşünülse de aklın bu etkiden kurtulup kurtulamadığı bilinemezdi çünkü duygulardan ve dış etkilerden ne zaman kurtulup kurtulamadığının nesnel bir kriteri yoktur. Kişinin bilgi birikimine göre de farklı sonuçlar ortaya çıkartır. Böyle bir mekanizmaya böyle bir güç verildiğinde konuşma gücü kimdeyse onun kendi keyfine göre söylediği her şeyin doğru yerine geçtiği bir sonuç ortaya çıkıyordu. “Aklın haddini aşması meselesi” empirist filozoflar tarafından fark edildi ve aslında aklın böyle bir güce sahip olmadığı ifade edilmeye çalışıldı. Mesela John Locke, aklın boş bir levha olduğunu, yaşanılan tecrübelerle aklın oluştuğu ve bunun neticesinde önermeler üretebildiğini söyledi. Klâsik dönemdeki insanın belirli bir veriyle doğduğu görüşü reddedilerek bir uçtan başka bir uca savrulunmuş oldu ve empiristler ile rasyonalistler arasındaki temel gerilimi bu oluşturdu.

Klâsik dönemde evrenin yapısıyla insan doğasının aynı olduğu ve insanın bunu yansıttığı, görüşü hâkimdi. Bugün hâlâ müslümanların yaptığı gibi insanların bir fıtrat üzere vâr olduğu anlayışı vardı ve rasyonalist gelenek de bunu kullanıyordu. Yine o çatışmanın bir sonucu olarak Thomas Hobbes, bunu sorguladı ve “Büyük balık küçük balığı yutar, onun doğasında bu vardır, sen yutmamalısın!” dediğinde “Onun doğasında olanı söylemiyorsun, onun doğasını sınırlayıcı ahlâkî bir norm koyuyorsun.” diyerek bu anlayışa karşı çıktı. “Bu ahlâkî normu nereden alıyorsun? Bu, beni de ikna eden bir şeyse buna uyarım ama “Bunu tanrı böyle söylüyor.” gibi bir argümanla söylüyorsan önce tanrının varlığını, tanrının gerçekten bunu söylediğini ispatlaman lazım. “Akıl bunu gerektiriyor.” dediğinde de bunu deneyle, gözlemle ispatlaman gerekir.” diyerek ciddi bir eleştiri getirdi. Bu spekülatif önerme, doğa kavramının anlaşılması açısından önemli bir noktadır. Epistemolojik açıdan da devrimsel bir etki meydana getirmiştir.

David Hume, “Neyi bilebiliriz?” sorusuna yine çok spekülatif ve reddedilemez bir yaklaşım getiriyor. “Nedensellik ispatlanamaz!” diye özetleyebileceğimiz bu yaklaşıma göre, bugüne kadar gözlemlediğimiz bütün kargalardan yola çıkarak “kargaların siyah olduğu” şeklinde kat’î/kesin bir yargıda bulunamayız çünkü bu yargıya varabilmek için geçmiş ve gelecekteki bütün kargaları tecrübe etmemiz gerekir. Akıl bir öncülden yola çıkarak nedensellik ürettiğinde bir doğal çıkarım yapmış olmuyor. Bir sıçrama yapıyor. Tanrının varlığıyla ilgili ispat da bu kategoridedir. Varlığa bakarak “Bu varlığın bir yaratıcısı vardır.” denemez. Dolayısıyla Tanrı vardır, diye başlayan oradan da hayatımızın bütün alanlarına doğru sirayet eden bütün önermeler boşlukta kalır. Akıl, böyle önermeler kuramaz, böyle hükümler veremez.

David Hume’un görüşü, bilgiyi tamamen imkânsız hâle getiren bir görüştür ama öte yandan rasyonalizmin ne kadar gevşek bir zeminde olduğunu da gözler önüne serer.

Rasyonalizm ile empirizm arasındaki tartışma bizi “Akıl neyi bilebilir?” sorusuna ve aklın nedenselliğe nasıl ulaştığı meselesine getirir. Bu sorulara cevap veren isim ise Kant’tır.

Etiket(ler): , , , , , , .Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir yanıt yazın