Senin Adın Çocuk – Nazlı Nesibe Kılıçoğlu

 

Saatler ayarlanmadan ölüme, hafiften esen rüzgar getiriyor adını. Sancılı geçen nice gecelerde kimsenin görmediği o kayan yıldız gibisin. Bekliyorsun, bu aydınlık gecenin sabahına doğru dudaklarımızın aynı şarkıları söylemesini. Oysa akıllarımız şarkıların rengini yakalayamayacak kadar paslı ve kara. Onun intihar girişimleri ise sonu olmayan kelimelerle avutuyor kendini, yenik düşüyor kelimelerine. Ama biz nedenli küsmeliydik küskünlüklerimize, bizi senden alıkoyan hayranlıklarımızdan vazgeçerek…

Ellerin ellerimizle barışık, gözlerin gözlerimizle yabancı… Nedir bu kavga bu denli zamanlı? Demir makinelere karşı çocuk gülüşleri… Ateşe karşı nur… Mermiye karşı taş… Karanlığa karşı donanımlı yürekler…

Saatler ayarlanmadan ölüme, yoruluyordu ölüm: soğuk nefesinin sıcak ve taze tenine değmesinden… Her gün öldürüp öldürüp yeniden üflemesinden…

Saatler ayarlanmadan adın getirecekti seni. Sesinden taşıyacaktı kardeşlerin. Bir tebessümüne değip ıslanacaktı yüreklerimiz. Diri sabahların sahipli elleri kırılacaktı bağırışınla. Uzaktan seslenmek yetecekti gelişimize. Olmadı…

Savaşalım istemezdik ama çorak yürekleri, gönlü kör bir fısıltıdan öteye geçemiyor. ‘Bir aleme kulak kesilirken öbürüne sağır olmak’ değildi marifet. İkisine de kulak kabartmalıydı insan. O geçitten yalnız geçeli çok oldu, oysa ellerimiz barışık olacaktı gözlerimizle görmesek de… Bir olduğumuzu en kalbi duygularla hissedecektik, zira kalemlerimiz birleşecekti farkında olmasak da. Çıkmaz saatlerin, çıkmaz dakikasında kelimelerimiz kurtaracaktı seni. Sesinden öpüp koşarak gelecektik. Yazdıklarımız bir yerde takılı kalınca sustuklarımız sakladı sesini. Kopup gelecektik dünyadan. Ahiretimizi çoktan yaşayacaktık, dünyanın zevkini hiçe sayarak. Olmadı…

Eyleme geçince sıkışan kalbimizi güllerle donattın. Sesin yetmişti gül kokusuna ama biz sadece dikenini gördük, kopartmak isterken gül dalını kırdık. Söylediklerin dikeniyle hoştu, yoksa nasıl ulaşılmaz olurdu güllerin? Ve sonra taşların arasındaki tohumlar da duracaktı yaprağa. Her meydanı cennet etsin diye çiçeğe duracaktı dalları. Dudaklar da zeytin dalı olarak kalsaydı… Olmadı…

Hayatımıza habersiz girip haberli çıkıyorsun. Çünkü savaşa küserken sen, yüreğimizin her köşesi barışla savaşta. Bu yüzden yalan yerine geçen mecbur sözlerimiz perdesidir gözlerinin. Bakıp da gören gözlerinden mahrum bırakıyoruz tüm her şeyi… Yine de, giderken bile karanlıkta parlıyor gülüşlerin. Ve artık biz ancak gülüşlerine sarılarak ayakta kalabiliriz çıplak ayaklıların; çıplak yüreklilerin değil…

Dışarıda sahipsizler, dökülürlerdi… Ve sen, hayatının kitabına acının umutlarını yazarak susardın. Senin susman suçlara iştirak olmazdı, susarak konuşurdun. Susunca sen, yüzlerinde ne güzel belirirdi gariplik. Garipliğin garipleri… Ne güzel belirirdi kara yüzlerde aydınlık: belli olurdu o gariplerde nur. Çıplak ayakların bastığı her adımın sancısı yüzlerinde: böyle belirirdi gariplik gözlerinde. Yüzüne yakışmayanda çok belli olurdu.

Ne olduysa oldu yarım kaldı bir şey. Her şeyi tutan bir şey… Koptu. Çünkü savaşla savaştığın için attılar seni dışarıya. Yüreğimize bahar gibi inen sözlerin için susturdular seni. Anlamsız demir makinelerin sesini tebessümünle bastırdığın için acı çektirdiler. Karanlıklar içinde aydınlık kaldığın için karaladılar. Maldan zengin değildin, yüreğinin zenginliğinden kıskandılar seni. Kalem dayadılar sözlerine, çünkü çocuktun. Çünkü sevgisizlik içinde sevgiyleydin sen…

Her şeyi tutan o şeyden mahrum ettiler… Ve astılar seni yüreğinden bir ardıç ağacına… Neden, sevilmekten değil de sevmek zorunluluğundan bir suç mudur ki yaşamak? Acılarını sakladığın gülüşünle cezalandır… Artık adın kazınıyor adsızlığımıza. Çünkü çocuk olarak kaldı adın…

Etiket(ler): , .Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir yanıt yazın