Kas
23
2020

Sanki Yine – Şeyda Köymen Bostancı

Bundan tam otuz yıl önce kalkıp gelmişlerdi bu şehre.

Daha dün gibi hatırlıyordu Zehra geldikleri günü, beş yaşındaydı ama her şeyin farkındaydı. Çocuk gözüyle ne kadar korkutucu gelmişti alıştığı topraklardan kopup gelmek… Arkadaşlarını, tavuklarını, oyun oynadığı harmanı geride bırakmak… Şimdi düşününce anne babasının hatta en çok da babaannesinin korktuğunu anlıyordu. Niye gidiyoruz, diye sormuştu gidecekleri gün, niye gidiyoruz baba? Cevap vermemişti babası, yeni sardığı sigarayı götürmüştü ağzına. Derin bir nefes çekip bakmıştı ileriye, gözünü kırpmadan. Annesine sormuştu Zehra, anne niye gidiyoruz, diye. Çünkü zorundayız, demişti annesi. Zorundayız, ne demek bilmiyordu o zamanlar Zehra.

Yola çıkışları sabah ezanından hemen sonra olmuştu. Gece boyu, kendisi uyuduğu için göremese de eşyaların küçük kamyona doldurulduğunu anlamıştı. Annesinin eski bir örtüden yaptığı, içine koyun yünü doldurduğu kafası şekilsiz bebeğini almıştı Zehra. Annesi elinden geleni tutup sürüklerken rengi solmuş, kendilerinin olmayan bu arabaya, son kez dönüp bakmıştı kerpiçten evlerine ve evin önündeki bomboş bahçeye. Kaçar gibi, hiç ses çıkarmadan arabaya binip çıkmışlardı yola.

Yol boyu uyuyup uyanmış, babaannesinin ağıtlarını, ağlamalarını duymuştu Zehra. Bazen atalarımızın,  oğullarımın, babamın mezarı kaldı geride, diyor, bazen de ben yapamam, ölürüm gurbette, diyordu. Sanki günlerce yol gitmişler gibi gelmişti ona. Artık geri dönmeyeceklerini anlamış, bu kadar uzak yoldan geriye dönülmez, diye düşünmüştü Zehra.

Düşündüğü gibi de oldu Zehra’nın, geri dönmediler. Bir kere bile hiçbirisi gitmedi köyüne.

Vardıklarında daha akşam olmamıştı. Bu yüzden çok iyi hatırlıyordu gördüğü her şeyi; bir sürü arabanın geçtiği bir caddeden sola dönünce iki katlı gece kondular sıralanıyordu sokakta. İlk kez iki katlı evler görüyordu hayatında, hatta ilk kez renkli evler görüyordu Zehra. Bazı renkleri daha önce hiç görmemişti Zehra, kerpiç evlerin yüzü kireçlenirse beyaz olurdu yoksa öyle toprak gibi kalırdı. Köyde çoğu ev kireç dahi bulamazdı duvarlara sürmeye. Arabadan şaşkın gözlerle, etrafı inceleyerek inmişlerdi ailece. İki-üç kadın seslenmiş, hoş geldiniz komşu, nerden geldiniz, diye sormuşlardı. Yaklaşıp babaanne ve annesi ile konuşmuşlardı. Bu kadınlar annesine babaannesine ne çok benziyordu! Hemen hemen onlar gibi giyiniyorlardı. Sonradan öğrendi ki Zehra, gurbete gelen yine kendi memleketlilerinin olduğu sokağa, mahalleye taşınıyordu. Belki köydeki hayata devam edebiliriz, belki kendimiz gibi insanlarla bir arada yaşayabiliriz, diye düşünmenin bir sonucuydu bu. Belki de yalnız olduğunu hissetmemekti amaç.

Evlerinin üç odası vardı. Bu, onlar için lüks bir durumdu ama yine aynı odada kaldılar beş-altı yıl boyunca çünkü odaları dolduracak eşyaları, kış gelince ısıtacak başka sobaları yoktu. Evin en geniş odasının bir köşesine yün yatakları, onların üstüne yün yorganları, en üstüne de uzun yastıkları sıralamış, üzerlerini beyaz bir çarşaf ile örtmüştü annesi. Diğer iki duvarın diplerinde sırası üzerine şimdikilerin şark köşesi dediği, kendilerinin de şarktan getirdikleri minderler sıralıydı. Sonraki yıllarda dördüncü duvara da bir televizyon alacaklardı siyah-beyaz.

Komşularla konuşa konuşa, Türkçeyi biraz söküttük diyordu babası, sadece babaannesi hep Kürtçe konuşuyor, bilse de bazı Türkçe kelimeleri kullanmamaya dikkat ediyordu. Yanında konuşulursa anlamazlıktan geliyor ve kızıyordu. Geçmişimi unuturum, diye düşünüyordu babaannesi. Dilimi de unutursam herkesi unuturum, herkes de beni unutur, diyordu. O yüzden öldüğü güne kadar Kürtçe konuşmaya devam etmiş, yanında da Kürtçe konuşulmasını istemişti.

Taşındıkları gün başlamıştı geçim derdi. Köyde sattıkları on-on beş koyun, birkaç tavuk, üç-beş tarla burada onları iki-üç ay ancak idare ederdi, öyle demişti babası. Evi yerleştirir yerleştirmez memleketlisi ile bir kahvehaneye buluşmaya gitmiş, hemen iş aramaya başlamıştı. Bir ay işsiz gezmiş ama sonunda bir inşaatta iş bulmuştu. Burada her şey para ile alınıyordu. Yumurta bile paralı, nasıl olur, diye düşünmüştü Zehra, oysa köyde bir sürü tavukları vardı. Her sabah yumurtalarını toplarlardı annesi ile birlikte, hatta komşular birbirine parasız yumurta verirdi. En çok şaşırdığı şey ise oturdukları ev için para veriyor olmalarıydı, hem de her ay. Evin sahibi başkasıymış, kirayı ödemezsek bizi evden atarmış, diye konuşuyorlardı. Süte de para veriyorlardı, ekmeğe de…

Köyden çok farklıydı geldikleri yer ama asıl farklılığı evden, mahalleden çıkınca, okul başlayınca anladı Zehra. Mahalledeki kadınlar erkekler, benziyordu köyünün insanlarına ama okuldaki çocuklar, öğretmenler, o çocukların anne-babaları kendileri gibi değildi. Kendini çok başka bir dünyadan gelmiş hissediyordu Zehra, çocukların oynadıkları oyunlar bile farklıydı. En basitinden, kendine iki beden büyük gelen önlüğü ile izleyip durmuştu bu farklılıkları. Hem okulda, hem evde çok zorlanmıştı başta, sonra kendisi gibi olan çocuklarla arkadaş olup kendi mahallesinden olanları bulmuş ve kendi ait olduğu topraklardan gelen çocuklarla bir arada durmuştu hep.

Zamanla o da herkes gibi ayak uydurmuştu şehre. Beşinci sınıfa kadar okutmuştu babası Zehra’yı, bu bile köylerine göre çok büyük bir değişimdi Zehra için. Bu beş yılda anne ve babası da şehre alışmışlardı. Çok yoksulluk çekmişlerdi başlarda. Babası sabahtan akşama çalışır, sonra akşam işportacılık yapardı. Komşu kadınların çalışmaya başlamasıyla annesi de onlarla aynı yerde işe başlamıştı bir fabrikada. Elleri para görmüştü, temel ihtiyaçlarını karşılıyor, para bile biriktiriyorlardı ev almak için. Zamanla üstleri başları da değişmiş, şalvar gitmiş ve pantolon gelmişti. Gülerek hatırlardı, ilk kez pantolon giydiğinde herkes kendisine bakıyor sanmıştı. Babasının şapkası, poşusu gitmişti. Annesi artık kendi oyaladığı yaşmakları sadece evde çekiyordu başına, işe, çarşıya, pazara giderken eşarp bağlıyordu. Eve koltuk-kanepe almışlardı, artık yerde, minderde oturmuyorlardı. Yatak almışlardı yerde yatmıyorlardı artık. Sonra buzdolabı, televizyon… Bunlara ilk kez sahip oluyorlardı. Bir de erkek kardeşi olmuştu Zehra’nın. Her şey, ama her şey zamanla değişiyordu. Köyden yeni gelenlere yol yordam öğretiyordu artık. Babası her gün duyuyordu köyden filanca gelmiş, memleketten filanca gelmiş. Yakında köyde kimse kalmayacaktı bu gidişle.

Bunca şey değişirken değişmeyen tek şey babaannesiydi. Ne konuşması, ne giyinmesi, ne yaptıkları, ne de düşündükleri… Hep aynı köşede oturur, sabahtan akşama kadar oya yapar, elinde dikiş diker, namazlarını kılar, neyin doğru neyin yanlış, neyin günah neyin sevap olduğunu anlatır dururdu. Eskileri anardı sık sık. Ah, ah, derdi, şimdi kar düşmüştür dağlara, şimdi bahar gelmiştir, çiğdemler çiçek açmıştır şimdi, derdi, şimdi koyunlar yaylanır. Her gün anardı, her gün özlerdi memleketini, en çok da geride kalan mezarlara üzülürdü. Onlarla bir arada yatamayacağım, derdi. Ne zaman yeni biri gelse mahalleye, yoksa kanlılarımız mı geldi, diye sorardı. Ölene kadar beddua etmişti kendilerini yurtlarından, köklerinden koparan kanlılarına.

*

Böyle böyle yıllar geçirmişlerdi aynı mahallede, birçok yönden değişmişlerdi mahallecek, yine de farklıydılar ötekilerden. Kendilerine has devam ettirmeye çalıştıkları bir kültürleri vardı. Zehra’yı da gelin vermişlerdi on yedisinde, kendi memleketlileri olan birine, kendilerine yakın bir eve.

Dönüp baktığında Zehra şimdiki ev ahalisine, isimleri bile aynı kalmamıştı, değişmeyen bir şey bulamadı. Artık her şey birbirine benziyordu sanki, yine zengin zengin, fakir fakirdi ama bir şey her şeyi öğütüp tek bir şeye, tek bir kişiye dönüştürüyordu.

Her şey, herkes birbirinin aynısıdır artık.

Related Posts

Yazar hakkında

Leave a comment