Şub
21
2020

İslamcılığın Ölüm İlanları

İslamcılığın ölüm ilanları çok popüler.

Canı sıkılan İslamcılığın öldüğüne dâir ölüm ilanı veriyor, salâ okutuyor.

Yılgınlık ve yalnızlıktan, gelecek inşasına mecâli kalmadığından kenara çekilenden tutun da Temel Karamollaoğlu ile Abdullah Gül hattına varana kadar bu kervana katılmayan neredeyse kimse kalmayacak!

İslamcılığın ölümünden kimler hoşnut olmaktadır ya da olacaktır?

İslamcılığın tarih sahnesinden, yeryüzünden çekilmesi kimin hânesine başarı olarak kaydedilecektir?

Bu soruların cevapları elbette ki herkes tarafından biliniyor.

“İslamcılık öldüyse bunu duyurmanın kötü bir tarafı yok.” diyenler olacaktır.

Bu cevap ve yaklaşımdaki samimiyete sözümüz yok.

Ancak tespitleri tartışmak isteriz.

Hangi gerekçe ile bu ölümü ilan ediyoruz.

Müslüman halkların, geniş coğrafyaların tamamına birden bakıp mı konuşuyoruz?

Yoksa tamamen sadece seksen küsur milyon insanın yaşadığı bir ulus devletteki siyasal-toplumsal verilerden mi hareket ediyoruz?

İslamcılık Türkiye’de faaliyet gösteren bir siyasi parti midir?

Yoksa dünya ve ahiret bütünlüğünde Âlemlerin Rabbine imanı esas alan ve bütün insanlığı muhatabı kabul eden bir “Tevhid ve Adalet” çağrısı mıdır?

Herkesin kabulüdür ki bütün hareketler inişli çıkışlı bir seyir izlerler.

Düşüp kalkarlar.

Kuvvetli ve zayıf dönemleri olur.

Kimileyin insanlığın semasında parlayan yıldız olurlar.

Hele de salt dünya ile kayıtlı olmayan ve âhirete imanı esas alan bir inancı temel alırlarsa…

İslâm’ın bütün ilkeleriyle insanlığa kurtuluş, hidayet çağrısı devam ediyor.

Mîsâk-ı Millîlikleri aşarak devam ediyor bu çağrı.

Tel örgüleri, ekonomik dayatmaları, ekolojik yıkımları aşarak, kölelik düzenlerini hedef alarak devam ediyor.

Çağrının kesilme ihtimali var mı?

Vahyin sesini kısması mümkün mü?

Değil.

Muhalifinden iktidara teslim olanına varıncaya kadar İslâmî çevrelerle ilişkili insanların önemli bir çoğunluğunda dünyayı Türkiye’den ibaret gören bir yaklaşım var.

Bu korkunç bir hata.

Geniş ümmet perspektifinden kopan, sözüm ona ideolojik doğum ve ölümleri ülke içine indirgeyen değerlendirmeler bu hususta hakikati tespitlemekten uzaklar.

Hicret’in Nebevî pratikteki kurucu rolünü idrak edememişlik ya da unutmuşluk bunun nedenlerinden biri olabilir.

Hicret’e siyasal bir kavram olarak Kur’an’da yapılan atıflar üzerinde artık durulmuyor olabilir.

Her ne ise…

Sağcı, mukaddesatçı, ardından küreselleşmeci, azgın piyasacı, ultra şoven birtakım siyasetçilerin, iktidarların;

Hurafeciliği din ve meslek edinmiş, ardından hemen yukarıda işaret edilen siyasallıklara iştahla dâhil olmuş gürûhların yapıp ettikleri İslamcılık değildir.

Eskiden de değildi, şimdi de değildir.

İslamcılık onlarla kapışa kapışa vâr olmuştur.

Öncelikle bu husus anlaşılmalıdır.

İslamcılık vahyin halklarla buluşmasına ahdetmiş, saltanatçılıkların her biçimini bozmaya mahkûm etmiş, hurafeciliği reddetmiş, emperyalizme meydan okumuş, sermayenin kölelik düzenine karşı ayağa kalkmış, kendi yolunu, dilini kurmaya çalışan, geleceğe akan pırıl pırıl bir pınar suyudur.

Yola çıkışı insanlığın uzun tarihine bakarsak eğer oldukça yenidir.

Aksaklıklar, problemler, çürümeler, tıkanıklıklar, satın alınmışlıklar, yozlaşmalar olmayacak mıdır?

Elbette olacaktır.

İnsanın olduğu yerde bunlardan kaçılamaz.

İnsanlığın üzerine çullanan her türlü kötülükten çıkışı vahyi temel alan bu pınarın aktığı yol işaretleyecektir.

Cehennemî bir uçurumun kenarında dolanıp duran insanlık için yetersizlikleriyle yüzleşen bir İslami iradede ısrarcı olunmalıdır.

Dünya yaşadığımız ülkeden ibaret değildir.

Yaşadığımız ülkenin de dâhil olduğu bir toplam var.

Küresel karar alıcıların hegemonyasına karşı küresel direniş ağlarını tasarlayan, irtibatlandıran ve kısır ölüm tartışmalarında kaybolmayan bir iradeye ihtiyacımız var.

Yüzümüzü o yana çevirelim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Leave a comment