Nis
13
2020

Bahçede Hanımeli – Nazlı Nesibe Kılıçoğlu

 

Bulutlar yavaş yavaş güneşi perdelemekten vazgeçmiş, kendilerine daha güzel bir uğraş bulmak için gökyüzünde dağılmaya başlıyordu. Kayısı yaprağının gölgesi, önündeki mavi kapaklı defterinin beyaz sayfasında belirdi. Önündeki beyaz bir sayfa mıydı sahiden? Üzerindeki karalamaya ne ad verilmeliydi peki? Kayısı ağacı baharın ilk sıcaklıklarına kanıp çiçek açtığından üşümüş ve meyve vermemişti. Ancak rüzgâr estikçe içindeki çiçek açma aşkını bastırıyormuşçasına yaprakları daha nazlı sallanıyor ve o, bu ayrıntının farkına varmaktan memnun gözüküyordu. Bu haliyle o kadar huzur doluydu ki kafasında aykırı hiçbir düşünce yokmuş, hiçbir coğrafyada bir anneyi ağlatacak kadar acı yaşanmamış gibiydi. Huzur dolu ama hüzünlüydü. Gibiydi.

Defterini, kelimelerine saygı duyarak itinayla kapattı ve yanında bir yere koydu. Ellerini toprağa dayayıp onlardan destek alarak biraz geri çekildi ve kayısı ağacına yaslandı. Avuç içlerinde kalan toprağa ve el ayasında iz bırakan ufak taşlara baktı. Kendisinin ne söylediğinden habersiz sıraladı birkaç kelimeyi:

“Dağların yükünden ağır yük yüklendim doğarak. Ben. Bir avuç balçık.”

Dostları uzun zamandır süren bu hüznünün sebebini soruyorlardı, o da cevap veremeyince darılıyorlardı. “Keşke ben de bilsem.” diyordu. Ne kadar zor olabilirdi ki buna inanması. Belki bu yüzden kayısı ağacına ısınmıştı. O konuşunca yargılamadan dinleyen bir tek kayısı ağacı vardı. Çünkü ona sarılan doğanın titrek hüznü kendi hüznüyle buluşmuştu, biliyordu. Hem, şu sonsuza kadar uzanıyormuş gibi duran topraktan ve tanrıdan başka kim yalnız olabilirdi dünyada?

Arkasına yaslandı yaslanmasına, sırtı da sağlam yerdeydi ama… İnsanın bir salise olsun zihninin içindekileri dindirebilmesinin bir yolu yok muydu? Uzattığı ayaklarının arasından bahçedeki hanımellerini görüyordu. Hayır, rüzgâra nahif bir şekilde sarılan sadece kayısı ağacı değildi. Bütün doğallığıyla sarılıyordu rüzgâra, henüz topraktan koparılmamış olan ne varsa. Kuşlar hırçınca uçuşmuyordu tepesinde, bir tek rüzgârın ağır uğultusunu ve yaprak hışırtılarını duyuyordu. Önündeki bu tablo bütün ayrıntılarıyla okunması ve okutturulması gereken bir kitaptı. İnsanlar bundan nasıl mahrum kalabilmişlerdi? Kahverengiden, sarıdan, yeşilden… Renkleri bile ne kadar çabuk teslim etmişlerdi yarın unutulacak tutkulara.

Zihni karmakarışıktı. Bu tablo bütün pasifliğiyle önünde durduğu halde düşünceleri beyninin çeperlerine çarpıp geri dönüyor, başka düşüncelerle iç içe geçiyorlardı. Yalnızca oturabilmek, ona zihni yüzünden asla ikram edilmeyen bir mucizeydi. Derin bir iç çekip gözlerini kapattı. Rüzgârın sesini dinledi, insansızlığın ve beyaz saflığın ninnisini. Ne kadar zaman geçmişti, tebessüm etmeyi unutalı? Onu şehri terk ettirecek kadar umuda küstüren neydi?

Göz kapaklarının karanlığında sahnelerin teker teker canlandığını hissediyordu. Ancak onun bilmediği yarım kalan bir şeyler vardı. Sabahın erken saatleriydi. Öfkeyle telefonun can çekişen alarmını kapattı. Gerindi. Bir uzun “offf” çektikten sonra odasının lambasını açtı. Bir süre ayakta dikildi. Ne yapacağını unuttuğundan düşünmeye başladı. Uzun süredir bunu yaşadığından durumuna aşinaydı ancak yine de hüzünlendi.

Yüzüne su serpti, aynaya baktı. Karşısında ona dikkatle bakan yabancıya dudakları titreyerek tebessüm etti. Sonra yüzünü buruşturdu. Sahte olan her şey iğretidir, biliyordu. Gözlerini aynadan ayırınca, yapacak başka bir şey olduğunu hatırlayıncaya kadar evin içinde bir odadan diğer odaya gitti, geldi.

*

-Siz koltuğa uzanır uzanmaz uykuya dalınca yorulmuş olduğunuzu düşünüp uyandırmak istemedim, dedi psikiyatrist, sanırım bir kâbus gördünüz. Sürekli sayıklayıp duruyordunuz. Şimdi daha iyi hissediyor musunuz?

Kâbus, diye tekrarladı fısıldayarak. Sırtını kayısı ağacına yasladığında huzurla ve hüzünle bir sağa bir sola salladığı ayaklarının ardında rüzgârla oynaşan hanımelleri… Neydi?

Psikiyatristin kendisine hâlâ dikkatle baktığını görünce artık bir cevap vermesi gerektiğini hissetti. İçindeki sıkıntılı nefesi boşalttı.

-Şu müziği kapatır mısınız lütfen?

Manço “bahçede hanımeli,” derken ses kesildi. Geride birkaç korna sesi, insan kalabalığı ve çocukluğunun yağmurlarda ıslanışı kaldı.

1 Comment+ Add Comment

  • Elinize sağlık. Çok güzel olmuş. Doğaya özlemle…

Leave a comment